|
Ben Bu Cihana Sığmam
Ahmed Bâki
24 Nisan 2009
Gönül Ehlinden
sayfalarımızda "Ben Bu Cihana Sığmazam" başlığıyla yayınladığımız, günümüzden
yaklaşık altı yüzyıl önce "Nesimî" hazretlerinden dile gelen dizeleri, bilebildiğimiz
kadarıyla Tasavvuf ve Bilim bakışıyla anlamaya ve değerlendirmeye çalışalım
bu yazıda.
Seyyid Nesimî hazretleri, bu muhteşem dillenişte, "ben" diyerek işaret
ettiğimiz "zat"ın özelliklerini, insan bilincini evrenselliğe yönelten coşkulu
bir tarzda, benzetme ve karşılaştırmalarla —bu suretle hem teşbih hem tenzihi
bünyesinde barındıran "tevhid" lisanıyla— anlatır. Böylece insana kendi
hakikatinin farkında olmasının kapılarını açar. Nesimî'nin, ikiliği ortadan
kaldırarak her şeyi içselleştiren ve zatında gören "ben" tarifi, hiç bir
şeyle kayıtlı olmayıp, bütün tanımlamaların ötesindedir. Bu bir bakıma,
"yerlere ve göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım" kudsi hadisine
tam kalp ile şüphesiz imanın dillenişidir.
Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
'Cevher-i lâmekan' benem, 'kevni mekâna' sığmazam.
'Arş ile ferş' 'kâf ile nun' bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve sessiz ol, şerh ve beyâna sığmazam.
Kevni mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki nişana sığmazam.
Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki ben zan ve gümana sığmazam.
Surete bak ve mânâyı suret içinde tanı ki,
Cism ile can benem velî, cism ile câna sığmazam.
Hem sedefem hem inciyem, Haşrü Sırat esenciyem,
Bunca kumaş ve raht ile ben bu dükkâna sığmazam.
Gizli hazine benem ben iş, aynı ayan benem ben iş,
Cevher-i yer benem ben iş, deryaya ve yere sığmazam.
Gerçi Muhit ve Azimem, adım âdemdir âdemem,
Dar ile 'künfekan' benem, ben bu mekâna sığmazam.
Can ile hem cihan benem, dehr ile hem zaman benem,
Gör bu latîfeyi ki, ben dehre ve zamana sığmazam.
Yıldızlar ve felek benem, vahy ile hem melek benem,
Çek dilini ve sessiz ol, ben bu lisana sığmazam.
Zerre benem, güneş benem, car ile penç ve şeş benem.
Sureti gör beyan ile, çünkü beyana sığmazam.
Zat ileyim sıfat ile, Kadr ileyim Berât ile,
Gül-şekerim nebât ile piste-dehâna sığmazam.
Nâra yanan şecer benem, çarha çıkar hacer benem,
Gör bu ateşin zebânisin, ben bu zebâne sığmazam.
Bal ile hem şeker benem, şems ile hem kamer benem,
Rûh-i revân bağışlarım, rûh-i revana sığmazam.
Gerçi bu gün Nesîmiyim, Hâşimîyim, Kureyşiyim,
Bundan uludur âyetim, âyet ve şâna sığmazam.
Hazreti İsa, Hallacı Mansur, İbni Arabi gibi seçkin zevatın dillendirdiği
gerçekleri o devirde açan Nesimî de, insanlığa sunduğu aydınlığa karşılık
neticede, onu tehdit olarak algılayan içinde bulunduğu inanç grupları tarafından
40'lı yaşlarında ezayla şehit edilenler arasında tarihte yeralmıştır. Bununla
birlikte, onun gerçeğe olan sevdası ile kaleme aldıkları ve verdiği eserler,
okuyarak öğrenen insanların gönlünü yüzyıllardır fethetmeye devam etmektedir.
Rivayet edilir ki... Derisinin yüzülmesine fetva veren zamanın müftüsü,
Nesimî'nin bedeni çarmıha gerili iken parmağını sallayarak "bunun kanı da
necistir, uzva damlasa, o uzvun kesilip atılması gerekir" diyormuş. Tam
bu sırada Nesimî'nin yüzülen derisinden bir damla kan müftünün şahadet parmağına
sıçramış. Meydanda bulunan ehl-i can; "Müftü efendi, fetvanıza göre parmağınızın
kesilmesi lazım" demiş. Müftü efendinin, "nesne gerekmez, biraz suyla temizlenir"
dediğini duyan Nesimî kanlar içinde, daha önce yazmış olduğu şu beytini
okur:
"Zahidin bir parmağın kessen döner Hak'tan kaçar,
Gör bu gerçek aşıkı ser-pa (baştan ayağa) soyarlar ağrımaz."
Bunun sonrasında da denir ki, Nesimî eğilip yüzülen derisini yerden alarak
bir post gibi sırtına vurmuş ve Halep'in oniki ayrı kapısından aynı anda
çıkarak insanların arasından çekip gitmiştir.
Tasavvuf'taki "lâmekân" kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram
"non-locality", Türkçesiyle "mekânsızlık"tır. Atomaltı boyut itibariyle
uzayda her yerin aynılığını vurgulayan özelliğe fizikte "mekânsızlık"
(non-locality) denir.
Şimdi bu mısraların ardındaki hazineyi görmeye ve anlamağa çalışarak
gönüllerimizi aydınlatmaya bakalım.
Bende sığar iki cihan, ben bu cihana sığmazam,
Cevher-i lâmekan benem, kevn ü mekâna sığmazam.
İki cihan, "dünya ve ahıret" olarak değerlendirilebileceği gibi bunları
ötelemeyen bilinç için "beş duyu ve beş duyu ötesi", "madde ve mânâ", "görünen
ve görünmeyen", "fiziki ve düşünsel" şeklinde de yorumlanabilir. Bu iki
yapı benim varlığıma sığar; ancak ben bu cihana (bu görünen beş duyu evrenine)
sığmam. Hem bedenim, hem ruhum; ama "ben" ne bedenim, ne de ruh!
Mekânsızlık (lâ mekân —beş duyu algısının ürünü olan mekânın yokluğu,
onun ile kayıtlı olmayış) cevheri (özü, kaynağı) benim, ancak yine de kevni
varlığa ve mekâna sığmam. Kevni, bu ortada "olan", "algılanan" anlamınadır.
Kevn ü mekâna sığmam: Bu kelimelerin işaret ettiğiyle kayıtlı, sınırlı değilim.
Tasavvuf'taki "lâmekân" kavramına günümüz biliminde karşılık gelen kavram
"non-locality", Türkçesiyle "mekânsız"lıktır. Bizim gördüğümüz uzaydaki
şekil, suret ve yer gibi ayrımların, atomaltı düzeyde henüz varlığı belirmemiştir;
bir yeri veya şeyi bir başka yerden veya şeyden ayırmak imkânsızdır. Bu
varlıkta gördüğümüz, bildiğimiz her şey, neticede mekân (lokalite) kavramının
geçersiz olduğu evrenin özündeki o düzeyden ortaya çıktığı için, evrenin
aslı, sınırsız bir olasılıklar denizi gibi anlatılır, ki her olası şey ve
yer ondan meydana çıkar. İşte bizim gördüğümüz uzayda her yerin aynılığını
vurgulayan bu özelliğe fizikte "mekânsızlık" (non-locality) denir.
Bunun ötesinde, holografik gerçeklik esasına göre düşündüğümüzde, sınırsız
ve sonsuz olan "Tek"e, ya da "Bütün"e ait her özellik hologramik biçimde
her zerrede mevcuttur. (Daha geniş açıklama için bkz.
Holografik Bakış) Varlık
bütünüyle bir hologram olarak düşünüldüğünde, tıpkı bir hologram plakasının
her bir noktasında, bakılan yöne göre üzerindeki resmin her noktasının görülebilmesi
gibi, evrenin her bir zerresinde de bütüne ait tüm özellikler mevcuttur.
"Bende sığar iki cihan", bilebildiğimiz tüm özelliklerin insanın zatında
toplandığına işarettir. Zira her zerre, bütüne açılan bir başlangıç gibidir.
Nesimî, bu mânâyı müşahedesini, yine divanında yer verdiği şu beyitleriyle
de dile getirir:
Külli yer ü gök Hakk oldu mutlak (Yer ve gök büsbütün Hak oldu, şüphesiz),
Söyler def ü câng ü ney "Ene'l-Hakk" (Def, saz ve ney "Hak benim" diye söylerler).
Mescûd ile sâcid oldu vâhid (Secde edilenle secde eden bir oldu),
Mescûd-i Hakiki oldu sâcid (Secde eden gerçekte secde edilen oldu).
Her katre mühit-i azim oldu (Her damla azameti kapsayan oldu),
Her zerre Mesîh-i Meryem oldu (Her zerre Meryem oğlu İsa oldu).
O halde...
Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün,
Kes sözünü ve ebsem ol, şerh ve beyâne sığmazam.
Arş (semavatın nihayeti) ile yer ve "kâf" ile "nun" bende bulunduğu için,
sözünü kesip sessiz ol; ben şerhe (açıklamalara) ve beyana (bildirilenlere)
sığmam.
Burada geçen "kaf" ve "nun" harfleri, Allah'ın "kün" yani "ol" emrine
atıftır.
"İnnema emrühû iza erade şeyen, en yekûle lehu kün, feyekun." (Yasin:
82). Bir şeyin olmasını irade etti mi, "ol" der ve o şey olur!
"Kün"den oluşan "kevn", yani "olan", "varolan"; olanların hepsi birden
de "kainat"tır. Ayrıca "kaf", Allah'ın kudret sıfatına; yanısıra "nun" da
"akl-ı evvele" işaret eder. Dolayısıyla kün, maddi, manevi bütün varlığın
oluşumudur.
"Şerh ve beyâne sığmazam", zatın hiç bir tanımla, anlatımla, açıklamayla
kapsanamayacağının ve bu suretle bütün tanımlamalardan münezzeh olduğunun
ifadesidir. Zat sözkonusu olduğunda tefekkür ve tezekkür, düşünce ve anlatım
sonra erer, söz biter. Bundan ötürü, hadiste "Allah'ın zatı tefekkür edilmez"
denmiştir.
"Arşla ferş ve kaf u nun bende bulundu cümle çün" mısraındaki "bende
bulunduğu için" vurgusuna modern bilimin bulguları ışığında bakarsak...
Atom fiziğinde, maddenin derinliğine inildiğinde gözlemlenen nihai parçacık
dünyasının, daha mikro düzeyde başka parçacıklara ayrıştırılamaz duruma
geldiği tespit edilmiştir. Aslında çeşitli teorilerle bahsedilen atomaltı
öğeler çoğu zaman soyut varlıklar sayılırlar, zira birçoğunun kütlesi yoktur;
nesnel değil, tamamen kuramsal ve düşünsel varlıklardır.
Atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir "bütün" olarak var olduğundan
dolayı, bireysel varlıkların, yani parçacıkların, bütünden ayrı olarak
kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur!
Bahsettiğimiz atomaltı düzeyde herşey homojen tek bir "BÜTÜN" olarak
var olduğundan dolayı, o düzeyden bakıldığında bireysel varlıkların, yani parçacıkların, BÜTÜN'den
ayrı olarak kendi başlarına hiç bir anlamı yoktur! Bunun sebebi, o düzeyde
“nesne” diye ayrı ayrı şeylerin gözlemlenememesidir. Hiç bir anlama sahip olmadıklarından
dolayı, o haldeyken, beş duyuyla gördüğümüz hiç bir şeyin henüz ayrı bir "varlığı" sözkonusu değildir! Zira bir
şeyin varlığı, bir "anlamının" olması sayesinde, yani bir "özelliğinin"
bilinmesi sayesinde sözkonusu olur. Peki, ayrı ayrı varlıklar ne zaman ortaya çıkmaktadır?
Varlıklar, ancak bir gözlemci tarafından, ölçümler arasındaki ilişkinin
ve karşılaştırmanın bir sonucu olarak "kavrandıklarında" bir
anlam kazanmakta ve bu suretle o anlama karşılık gelen “özelliğe” sahip
“varlıkları” sözkonusu olmaktadır. Bu durumda, "var" diye hükmettiğimiz her
bir şeyin, gözlemci
bilinç ile gözlenen yapı arasındaki karşılıklı ilişkinin bir “ürünü” olduğu
anlaşılır.
O halde, gözlemci bilinç, "varoluş" zincirinin dışında ve ondan ayrı
değildir! Eğer gözlemcinin "kavrayışı" olmasa, gözlenen yapının bir
“anlamı” olamayacak ve varlığından da söz edilemeyecektir. Buradan
anlaşılır ki, insanın bakışını, bilincini, müşahedesini işin içine
koymadan, varlıktan, dünyadan ve evrenden bahsetmemiz asla mümkün
değildir. "Hakikat" ehlinin bizzat müşahede ettiği bu gerçeklik, yani
varlıkların, o varlıkları seyreden bilincin dilemesiyle vücuda gelmesi
—diğer bir ifadeyle, her karşılaşılanı, seyreden bilincin kendi dileği
olarak bulması—, "cennet" diye anlatılan yaşam halidir. "Cennetin boş
bir yer olması ve oranın nimetlerinin kulların andıkları Subhanallah,
Velhamdülillah, Allahuekber kelimeleri olduğu" şeklindeki açıklamalar bu
gerçeğe işaret eder. Edebe riayetle buna, her murad edilenin anında bahşedilmesi
de denmiştir.
O halde, bilinenin varlığı bilen sayesindedir, bilen ile mümkündür.
“Ben gizli bir hazine idim. Bilinmeyi sevdim (istedim), halkı beni
bilmesi için halkettim"
mealindeki hadisi kudside işaret edilen mânâ budur. [Küntü kenzen
mahfiyyen feahbebtü en urefe fehalekel halka uref]. Halk ancak Hakkı
bilmek için vardır. Bilen ve bilinen,
seven ve sevilen özde ayrı değildir. Her ikisini birden vareden Allah'tır.
Buradan da, "cümlenin bende bulunması" işareti anlaşılmış olur.
"Sözünü kes ve sessiz ol, şerh ve beyâne sığmazam."
Ne ile tarif edersen et zatını, sen o tarifin ötesindesin. Sınırsız olan
zatını, sınırlı olan algı ve kavrayış kapsayamaz. Zira, kavrayış, sınırlamaya
muhtaçtır! Her kavrayış senin bir veya birkaç özelliğini anlatır ama sen
kavranabilen hiç bir şeye sığmazsın. Bunun farkına varıldığında söz de biter,
açıklama da biter; sükûnet başlar. Çünkü o hal, kendi kendine kalıştır.
Gözün kendini görmemesi gibi, kendini kendine şerh ve beyanı da sözkonusu
olmaz.
Cûş kıldı akl-ı küll, geldi vücuda kâinat,
Kâf ü nun emrinden oldu bu cihan yekbar mest.
Herşeyi kapsayan tümel akıl coştu ve evren yaratıldı. "Kaf" ile "nun"
emrinden bu cihan bütünüyle mest oldu.
Coşmak diye anlatılan, kudsi hadisteki "bilinmeyi istedim" ifadesine
atıftır. "Allah var idi, onunla beraber hiçbir şey yok idi"
açıklamasında ifade edilen durumda iken, kendini bilmeyi istedi ve
kainat vücuda gelmiş oldu. Elbette zâtındaki sonsuz kemâlinin daha
üstünde bir derece sözkonusu değildir, ancak bunu bir benzetme ile
düşünmek istersek, varlığına nazar etti denir. Böylece
zaten sınırsız "Can" olanın, kendini "Bilmeyi" "Muradı" gerçekleşti
—Hay,
Alim, Mürid. Ve böylece kendi azameti ve "Kudreti" ile
varedişini
"İşiten", "Gören" kendi oldu —Kadir, Semi, Basir. Bu anlatılan,
sınırsız mânâlarla "kâinat"ın
vücuda gelişidir —Kelim. İşte bu kendini "Bilen"e varlıktaki adı ile "akl-ı
evvel", ya da burada olduğu gibi kimi zaman "akl-ı küll" tabir
edilmiştir. Ancak tekrar hemen altını çizelim ki, burada "canlandırma"
veya "hikâyeleştirme" diyebileceğimiz tarzdaki anlatımdan elbette ki
Allah münezzehtir. Anlatıldığı gibi bir “vardı, yoktu, sonran oldu”
türünden süreçler Allah için asla sözkonusu değildir. "Şüphesiz ki Allah
âlemlerden müstağnidir" (Âl-i İmrân: 97). Rasûlullah Efendimizin de
hikâyeleştirme ve canlandırma dediğimiz çeşitli "iletişim" teknikleriyle
anlattığı bu tür düşünmeyi ve anlamayı teşvik edici benzetmelerden
maksat, insanın kendinden yola çıkmak suretiyle ve kendini bilmesi
suretiyle tefekkür etmesi, hakikate yakınlık kesbetmesi; böylece
gerçekleri öteye, harici bir hayal dünyasına atmamasıdır.
Bunu belirttikten sonra, burada arş ve kün işaretlerine biraz değinirsek...
Bizler "madde" diye yeryüzü koşullarında şartlandığımız özellikleri algılarız.
Ancak bu sırada farkına varmayız ki bu tür özelliklerin ve dolayısıyla maddenin
böyle oluşu ve bu maddenin bitişi, yer iledir. Yerkürenin, yani arzın ötesine
yükselişle —içsel yönüyle değerlendirdiğimizde "dünyadan bağımsızlık kazandıkça"—
madde, dünyada şartlandığımız halini yitirir, değişime uğrar; bizdeki madde
algısı, dolayısıyla özellikleri başkalaşır. Dünyadan bakıp da dünyanın maddesi
gibi olduklarını zannettiklerimiz, semanın katlarına doğru yükseldikçe buradaki
ağır, bağlayıcı maddi özelliklerini yitirip "mânâlara" dönüşürler, içsel
"hissedişlerden" ibaret kalırlar. Fiziksel diye bildiğimiz kurallar kaybolmaya
yüz tutar. Nihayetinde bu bildiğimiz haliyle "özelliklerin" ve onları öyle
"bilişlerin" de giderek azalması ile kaybolması sözkonusudur ki, işte madde
ve mânânın o tükeniş limitine "arş" tabir edilmiştir. Arştan dünyaya iniş,
nüzul denen olaydır. Sınırsızlığın, beş duyu dünyasında kendini ifadesi.
"Arş, Allah'ın kudret ve saltanatının tecelli yeridir" denir. "Arş iki cihanı
da kaplar" denir. Arşın üstü tamamen madde ve mânâdan ari, saf sınırsızlıktır
ve hiç bir anlam, meleke, zihni kuvve ile değerlendirilemez..
"Errahmanü alel arşisteva" (Tâhâ, 20/5). Rahman arşa istiva etti.
Arştan bahsetmek için yine altındaki mânâ dediğimiz bilişlere başvurarak,
yani mânâları kullanarak tarifler getiririz ama gel gör ki arşı dünyanın
idraki ve şuuruyla bilemeyiz. Nasıl ki maddeyi madde ile ölçüyor; mânâları
ise mânâya karşılık gelen bilinç yapımızla değerlendiriyor isek, her boyutsal
düzey de o düzeyin yapısına karşılık gelen algı ile ancak değerlendirilebilir.
"Kabre konan her kişinin feryadının arşa kadar yükselmesi" hadisiyle de
işaret edildiği üzere, bağımsızlığına ulaşan ruh, kendi hakikatinin arşa
kadar her şeyi kapsadığının farkına varır ve kendi gerçeğinin azametini
görür. Ama zannedilmesin ki böyle bir gerçekliğin farkına varabilmek, arşın
altındakileri geride bırakıp dışlamakla mümkündür. Tam aksine, maddi, manevi
her şeyi kapsamak ve tam anlamıyla içselleştirmektir. Mevlana hazretlerinin
deyişiyle, "insanlığa karılıp, insanlarla bir olmak" ile olasıdır..
Arştan semavata, yani bilince ve farkındalığa geçiş kün emri ile anlatılandır;
ki bu, sadece bir anlık "oluş" ile artık "olanın" içine dalıştır veya biz
diyelim ki "Allah'ın yoktan var etmesi"dir. Bu anlattığımız hale en güzel
misâl, uykudan uyanıştır. Uykuyu sadece uykudayken yaşarız fakat onu tarif
için, uyku olmayan uyanıklıkta sahip olduğumuz düşünce, fikir, hayal gibi
araçlarımızı kullanırız. Uykuyu uykudayken anlatmanın mümkün olmaması gibi,
arşın hakikati de dünyada dile gelemez. Uyanıklıkta anlattığımız uykunun
kendi değil benzetmelerle tarifi olabilir ancak; bu sebeple arşı da bilinçle
anlatmak ancak benzetmelerle olabilir.
Yekbar mest (yekpare, tümden sarhoş oluş), bu kadar yakın olan hakikati
göremeyişin tanımıdır. Tecellinin bu yakınlığı ve anlık şiddeti, tümden
kendinden geçişe ve hakikatin gizlenmesine sebep olmuştur. Görünenin, kendinden
ayrı olmadığını, kendi hakikati olduğunu göremeyişinden dolayı, insan uykudadır
ve ölünce bu uyanışla yüzleşir.
Kevn ü mekândır âyetim, zâti durur bidayetim,
Sen bu nişanla bil beni, bil ki, nîşâna sığmazam.
Bütün varlıklar ve mekân benim delilim, işaretimdir; başlangıcım ise
Zata dayanır. Sen beni bu işaretlerle bil, ama "ben" bu işaretlere de sığmam.
"Mekân", olanların tamamının tutunduğu yer ve zemine verilen addır; kâinatın
duruşudur. Evreni tutan kudret mekân iken; mekânı tutan, Allah'ın kudretidir.
Nasıl ki mekân ile sabit olmasa, bu ortada görünenlerin hepsi yok olur,
hiç biri kalmaz ise; aynı şekilde mevcut her şey de Allah'ın varlığı ile
"hayy ve kayyum"dur, süregitmektedir. Buradan anlaşılır ki, mekânın devamlılığı,
"ben" diye işaret edilen "zat" iledir. Abdülkadir Geylani hazretleri bu
hakikati, rabbinden işittiği "Ben mekânın mekânıyım" şeklindeki hitabı ile
dile getirir. Yani mekân denen, Hakk'ın varlığı ile ve O'nun varlığında
sözkonusudur.
"Mekân" benim işaretimdir. "Ben"im tanınıp bilinmem bu işaretlerle mümkündür.
Onlar benim özelliklerimin açığa çıkışı, bilinmesidir. Bütün alem Hakk'ın
kitabı, her nesne ve oluş O'nun işaretleridir. O işaretler değerlendirilerek
(okunarak) tanınırım ancak ben. Bunların hepsi de nihayetinde Zata dayanır.
O Zat ki hiç bir aklî, fikrî, düşünsel yeti ile kavranamayan sınırsızlık.
Her şeyin kaynağı odur; her şey ondan meydana gelir, ondan başlar. "Zati
durur bidayetim", başlangıcım zata dayanır demektir. Varolan her şey varlığını
zattan alır. Zat kendiliğidir, bilinemez; ancak ayetler ona işaret eder..
"Hüvel evveli vel ahiri vezzahiri vel batın..." (Hadid: 3). O'dur önce,
sonra, görünen, görünmeyen...
Bidayetim (başlangıcım), bütün bu anlatılanların sahibi ve kendinden
varedicisi olan Zat iledir. Bu işaretle tanı beni, fakat aynı zamanda farkında
ol ki ben bu işarete, bu işaretler sayesinde bana atfettiğin niteliklere
sığmam, o özelliklerle de beni sınırlandıramazsın.
Ayet ve nişan, işaret ve iz demektir. Alemlerdeki her şey, Allah'ın zatına
delalet eden işaretlerdir. Zatı ile sıfatlarını ve esmasını görür. Gözün
kendini ancak aynada görmesi gibi, zat da kendini evren aynasında
seyreder, yani sıfatlarının ve isimlerinin anlamlarını müşahede eder.
Modern bilime göre bu evren, kendi kendine mevcut değildir; daha derinlerdeki
saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.
Modern bilime göre de, görünen muazzam, maddesel yapısına rağmen, evren
kendi kendine mevcut değildir. Bunu, çok uzak ve güçlü bir vasînin üvey
evladıdır diye tarif etmişlerdir. Bundan da öte, bu vasînin önemli bir uğraşı
da değil, geçici bir gölgesidir, denmiştir. 1980 yılında yayınlanan "Wholeness
and the Implicate Order" (Teklik ve Kapsadığı Düzen) kitabının yazarı ünlü fizikçi David Bohm'a göre,
bu evren, daha derinlerdeki saklı bir işleyişin gölgesi ya da izi gibidir.
Saklı düzen denen o orijin sistemin anlaşılması, ancak yaşadığımız düzende
ortaya çıkan kesitsel verilerin, yani işaretlerin kodlarının çözülmesi ile
mümkündür.
Nesimî, burada birinci mısrada hakikati teşbih ederken, ikinci mısrada
tenzih eder. Tenzih ile der ki, her neyin farkında olursan, her neyi bilirsen
bil, yine de bil ki senin bu bildiklerinle "ben" bilinmiş olmam. Bildiklerine
güvenip de Allah'ın vahidiyetini bildim zannetme! Sen bu işaretlerle bil
beni, ama yine de bil ki, beni bilebilmiş değilsin.
Bu mânâya işaretle Abdülkerim Ciyli hazretleri, "iki cihanda da mülk
benimdir" diye başlayan ve "ne kadar görürsen, benimdir hep, tümden makamımdır
oralar, tecelli edeniyim hakikatlerin" diye renklendirdiği şiirinin nihayetinde
der ki:
"Şimdi dikkat et, anlattıklarımın hepsinde ben,
Zattan anlattım, Mevlâ'ya kulum her hal ü kârda."
Burada işaret edilen sır, bütün bu bilişin kulluk olduğudur.
Kimse güman ve zan ile olmadı Hakk ile biliş,
Hakkı bilen bilir ki, ben zan ve gümâna sığmazam.
Hiç kimse tahmin, şüphe ve zan ile Gerçeği bilenlerden olmadı. Gerçeği
bilen farkındadır ki, ben zanna ve şüpheye sığmam.
Gümanın bir anlamı da bireysel gayrettir. Gayretle olmadığı gibi, Hakkın
kendini bilişi zan ve kuşku yoluyla, beklentiyle de olmaz. Kendini hakikatinden
uzakta, yani Hakk'tan ayrı zannedişe seslenişinde Nesimi şöyle der:
"Ey özünden bîhaber, gel Hakkı tanı, sendedir,
Gel vücûdun şehrine seyr et, gör ânı sendedir."
Hakkı biliş zan ve gümanla olmaz, Hakkı biliş sadece ve sadece ilim ile
olur ancak. Hakk'ı bilen, yani bu ilme, (bu bilince, bu irfana) sahip olan,
benim zanna, kuşkuya sığmayacağımı da bilir. Hakkani müşahede ile bakıldığında
tüm varlık ve mânâlar hükmünü yitirir. Her şey helak olur sadece veçhi kalır.
Bu yüzden zan ve şüphe ile "kimse" Hakkı bilemez.
“Külli şeyin halikun illa vechehu” (Kasas: 88). O'nun veçhi (zatı) hariç,
her şey helaktir.
Şüphe ve zan, ulvi şeyler dahi hissettirse, neticede gelip geçicidir;
ilim ise bâkidir. Bilinç bir kez var ise artık ilanihaye vardır, yok olmaz.
Çeşitli sanışlar ve beklentiler ile Hakikat müşahedesi birarada olmaz. Bunu da Hakkı
bilen, yani gerçeklere vakıf olan ilim sahipleri bilir ancak. Şüphe ve zan,
dünyaya ve beşeriyete bağımlıdır. Dünya hırsı ve beşeriyet ile ilim
asla biraraya gelmez. Ancak şüphe ve hayal perdesini açabilen bilinç, eşyayı
olduğu gibi, yani külli olarak görür.
"Senden perdeni kaldırdık, bugün artık görüşün keskindir." (Kaf: 22)
(devam edecek...)
Ahmed Bâki
24 Nisan 2009
|