29 Mart 2006 Çarşamba
Hazreti Muhammed, (sallâllahu aleyhi vesellem) oğlu İbrahim vefat ettiği zaman üzülmüştü. Aynı günde güneşin tutulması üzerine bazı insanların, güneşin de Hazreti Muhammed'in üzüntüsüne ortak olduğunu öne sürmesi üzerine, Rasûlullah şöyle buyurmuştur:
"Şüphesiz güneş ve ay, Allah'ın âyetlerinden iki âyettir. Herhangi bir kimsenin ölümü veya dünyaya gelmesi yüzünden tutulmazlar. Siz onların tutulduğunu gördüğünüz zaman, tutulma sona erinceye kadar namaz kılınız ve dua ediniz."
(Buhârî, Küsûf, 1, 3, 8, 13, 15, 17; Müslim, Kusûf, 10; Ahmed b. Hanbel, IV, 249, 253; eş-Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, III,
326)

29 Mart 2006 Çarşamba
Holografik
Bakış ve Aynadaki Evren yazı dizilerimizde on-onbeş yıl önce üzerinde önemle
durduğumuz bilimsel bulgular artık beyazperdeden de yansıtılmaya başlandı.
Ne
Biliyoruz Ki (What the Bleep Do We Know) web
sitesi.
Bilimsel bir belgesel ile içiçe bir hikaye, what the bleep (ne biliyoruz ki).
Matrix gibi, gördüğümüzün derinliğindeki yeni bir gerçekliğin varlığını bilimsel
kanıtlarıyla ortaya koyan, düşünen insanlar için hazırlanmış bir bilim şöleni.
Bilincin dünyasını anlama uğraşı.
Katılımcılar arasında Ramtha ve etrafındaki kişilerin bulunması, vizyona girdiği
ülkelerde tartışmalar yaratmış olsa da, dikkatli izleyici için varlığın
hakikatine dair bilimsel ağırlıklı pek çok önemli mesaj var.
Ünlü kuantum fizikçisi Fred Alan Wolf, nükleer fizikçi Amit Goswami yanısıra
nörofizyoloji, psikoloji gibi alanlarda başarılı bilimadamları bu filmde,
evrenin, beynin ve insan bilincinin asli özelliklerine dair bulgularını dile
getiriyorlar.

27 Mart 2006 Pazartesi
Her yanda gözlemliyoruz; DİN konusunda
sorgulamalar gün geçtikçe artıyor. Buna karşın,
"TanrıSInın dinadamları" bu sorgulamalar karşısında,
Rasûlullah'ın bildirdiği, İMANA dayalı YENİ bakış
açısını anlama ve kavrama yerine, kendi değer
yargılarına ve sınırlı mantıklarına tutunmaktan
vazgeçmeyip, her konuyu bir kez şartlanmış oldukları
sınırlara sığdırmaya çalışıyorlar.
Göremiyorlar mecazların mecaz olduğunu,
benzetmelerin benzetme olduğunu...
Onlar için, insanın cennete veya
cehenneme gideceği levh-i mahfuz'da belli olamaz;
çünkü belli olması durumunda, ezberlettikleri mantıkla tanrının(!) peygamber(!)
göndermesinin(!) ve gökten(!) kitap(!) indirmesinin(!)
anlamı kalmaz!..
Sorgulayan beyinler soruyor, doğal
olarak:
"Tanrı nasıl birşey veya nerede ki, kitap indiriyor?..
Peygamber nasıl birşey, insanların arasına
gönderiliyor?..
Gök ne, kitap ne, inmek ne? Gökten nasıl
kitap iniyor?..
Yaşadığımız günün gerisinde kalmış
çocukça inanışlardır bunlar; tıpkı karpuz kabuğunda "maşallah" yazıyor, bal peteğine
"allah" yazıyor demek gibi çocukça inanışlar!..
"ALLAH" ismiyle işaret edilen,
artık çocukların bile inanmadığı, peygamberler
veya kitaplar yollayan bir "tanrı" olmadığı gibi, gökten kitap
ta inmemiştir, insanların arasına peygamberler de
gönderilmemiştir. DİN diye bunlarla avunulacak devirler
de artık çok gerilerde kalmıştır. Gözümüzün önündeki
dünyayı ve modern bilimi anlayarak, yaşadığımız ve
sonsuza dek yaşayacağımız sistemi kavrama fırsatıdır bu
günler!
SİZE YERYÜZÜNDE VEYA NEFİSLERİNİZDE
HERHANGİ BİR MUSÎBET GELMEZ Kİ ANCAK BİZ ONU YARATMAZDAN
EVVEL BİR KİTAPTA YAZILMIŞ OLMASIN. (Hadîd: 22)
Bu ayetle nasıl bir gerçekliğe işaret
ediliyor ve neyi kavramamız isteniyor acaba?

27 Mart 2006 Pazartesi
Sorgulayan beyinler ve sorular arttıkça,
sorgulamadan ezberletenlerin ve ezberletilenlerin yeri
ve değeri gün geçtikçe belirginleşiyor.
TanrıSIndan ve din diye isimlendirdiği İNANÇ BİÇİMİNDEN elbette
her insan bahsedebilir... Ancak, Kuran'ın bildirdiği ALLAH ve
DİN "hakkında" doğru bilgi edinebilmenin ilk koşulu,
Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâma İMAN etmektir.
Bunun anlamı şudur:
Rasûlullah'a, "ALLAH RASÛLÜ", yani "özündeki ALLAH'I
DİLLENDİREN" olarak imanı olmayanın, ALLAH ve DİN isimleriyle
neye işaret edildiğini bilmesine imkân yoktur!.. Burada, Kuran-ı
Kerim'de açıklanan ALLAH ve DİN isimleriyle neye işaret
edildiğini kastediyorum; yoksa elbette herkesin kafasında ALLAH
ve DİN adını verdiği değişik şeyler olabilir...
Neden bilmesine imkân yoktur?..
Çünkü, ALLAH ismiyle işaret edilen sınırsız TEK ve DİN diye
bildirilen EVRENSEL SİSTEM, beşeri değer yargılarıyla, beş duyu
ölçüleriyle veya akıl yürütmek yoluyla bulunabilecek birşey
değildir! İnsan aklının kavrayabildiğinin, beş duyu sınırlarının
ötesindeki, zaman ve mekânla kayıtlanamayan hakikatin ne
olduğundan,
AYNADAKİ EVREN kitabında ALLAH RASÛLÜ'NE
İMAN başlığı altında genişçe bahsetmiştik.
Bunu bildiğiniz zaman, Rasûlullah'a iman eden "ALLAH KULLARI" ile
"tanrıSInın DİNADAMLARINI" birbirinden çok iyi ayırt
edebilirsiniz.

25 Mart 2006 Cumartesi
“Allah Rasûlü SÜNNETİ diye, bize, sakalı-giyimi oturup kalkmayı şartlandırmışlar! Biz
de “sünnet” dendiğinde hemen bunları aklımıza
getiriyoruz!. Günümüz Araplarının örf âdetlerini, yaşam
biçimini, kıyafetini “sünnet” diye bize yutturmaya
çalışıyorlar bazıları!.. Bu çok komik!. Olayı hiç sorgulamıyor ve düşünmüyoruz toplum olarak!.
Oysa gerçek sünnet, bu kabullenilenin tam tersidir!.
Şöyle ki... Yetim Muhammed, yetişme sürecinde, o gün yaşamakta olan putperest kabilesi ne giyiyorsa onların giydiğini giydi, putperest Ebu Cehil veya Ebu Leheb gibi giyinip, sakal bıraktı ve sarık sardı!.
Allah Rasûlü olduktan sonra da onların bu örf ve âdetine uymakta beis görmedi ve giyiminde değişiklik yapmadı. Çünkü bunların hiç önemi yoktu!. Sünnet bunlar değildir!. Belki sünnet, O’nun bakış açısını ve düşünce şeklini edinmektir!. Çünkü önemli olan konu bunlar değildi ve O,
gardırop Müslümanlığı yaşatmak için Allah Rasûlü olmamıştı!.
O, insanların kafalarında yarattıkları tanrı anlayışını yıkıp; evren içre evrenleri yaratan Yüce ZÂT’ı insanlara fark ettirmek; O’nun sistem ve düzenini açıklayarak, insanların yaşamlarını buna göre düzenlemeleri konusunda uyarmak için misyon yüklenmişti!.
O ZÂT bugün dünyada olsaydı, en modern ve teknolojik yaşam biçimini yaşar; kimsenin kılık kıyafetiyle uğraşmazdı! O Zât, bugün de aynı şekilde, insanlara ölüm ötesi yaşam gerçeklerine göre hazırlanmalarını; ismi “ALLAH” olanı özlerinde keşfederek; beyinlerindeki ilâhi kuvveleri harekete geçirmenin yollarını değerlendirmelerini tavsiye ederdi!."
Büyük Kulüp Cercle d'Orient dergisi Genel Yayın Yönetmeni
Can Aydın'ın Ahmed Hulûsi ile gerçekleştirdiği ve yukarıdaki
açıklamalarının yeraldığı haberin ve röportajın
tam metni için tıklayın.

17 Mart 2006 Cuma
Ebu Hureyre radıyallahu anh anlatıyor:
Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
İsâ aleyhisselâm hırsızlık yapan bir adam görmüştü:
"Hırsızlık mı yaptın?" dedi.
Adam:
"Asla! Kendisinden başka ilah olmayan Zat'a yemin olsun" diye
cevap verince, Hazreti İsâ:
"Allah'a inandım, gözlerimi tekzip ettim!" dedi.
--Buhari, Enbiya 48; Müslim, Fezail 149, (2368); Nesâî, Kudât 36,
(8, 249)

16 Mart 2006 Perşembe
Beklenmedik, şaşırtıcı bir başlık olabilir. Şimdiye kadar güncel
konulara değinmeyişimizden değil sadece, değişik sebeplerden...
En azından birbiriyle bağı olmayan iki ayrı yapımın isimleri
birarada!
Yıllar önce, "bu filmi kaçırmayın" diye Matrix filminin logosuna
ve linkine web sitemizde yer verdiğimde, bazıları için çok
şaşırtıcı olmuştu. Hatta Amerika'dan dahi, "bu kadar güzel bir
tasavvuf sitesinde böyle bir filmin ne anlamı var" diye e-mail
gönderenler olmuştu. Gülümsemeyle karşılıyorduk tâbi... Sonra,
2. ve 3. filmler vizyona girecekken, medyada çeşitli yazılara Matrix ve
Tasavvuf bağlantısını vurgulayan başlıklar atıldı. Ne var ki
kastettiğimiz asıl noktalardan çok uzakta kalan o
yazılar içerisinde, aksiyon sahnelerindeki dönüşü
sırasında Neo'nun kıyafetinin Mevlevilerin kıyafetini andırdığı
tespiti gibi içerikten yoksun sentezler dahi yeraldı...
Oysa bizim üzerinde durduğumuz nokta, yaşama yön veren gücün
"inanç" olduğu gerçeğinin işlenmesiydi. Bilincin,
madde olmayan ama maddeye hükmeden gerçek gücüne yer veriliyor
ve bu
gücün ortaya konuşu sahneleniyordu
Kurtlar Vadisi Irak filmi, bir savaş ortamının içerisinden
filizlenen ve insanlara yol gösteren evrensel mesajlar içeriyor.
Filmde, bir Sufi'nin insanlığa seslenişi var ve bu ses,
"zulmün, aslında insanın kendi öz değerlerinden uzaklaşması
sebebiyle kendine yaptığı zulüm olduğu" derin gerçeğini vurgulayan bir
duayla işittiriyor kendini!
Benzer şekilde, Hazreti Rasûlullah'ın öğretisinde, katlin ve intiharın yerinin olmadığını etkin biçimde vurgulayarak,
dinde yanlış bir yönlendirmeye dikkat çekerken, diğer taraftan, insanlık için gelmiş geçmiş en
büyük fitne olduğu bildirilen Deccaliyetin, Hazreti İsâ sevgisi
gibi sergilenen, bir diğer dini yanlış algılama ile beslendiğini ve vücut
bulduğunu vurguluyor. Çok önemli bir tespit olarak, kana bulanan dünyanın gerisinde, din
konusunda karşılıklı yanlış algılamalar ve yönlendirmeler gözler
önüne konuyor.
Bunlar yanısıra, belki bunlardan daha da
önemlisi, insanlığın gönlünü fetheden değerlerin, ne Mesih
beklentisinde, ne kahramanlıklarda yatmaması, ama bir Sufi'nin
dile getirdiği, yüzyıllar öncesinden bugüne ulaşan özdeğerlerde gizli olduğunun ortaya konması...
Çok şey söylenebilir. Sinema, dünyaya böylesi temel insanlık
değerlerinin anlatılmasında günümüzün en etkin yayım
araçlarından birisi. Doğu'yla Batı'nın yüzleştiği Türkiye, hem
Tasavvufun yeşerip büyüdüğü, Abdülkadir Geylani hazretleri gibi
ölümsüz ruhların öğretilerinin yaşatıldığı ve hem de bu evrensel insanî değerlerin
insanlığa iletilebildiği yer olması bakımından nasipli bir ülke.
Belki de insanlara ulaşacak önemli bir mesajın eşiğinde
olduğumuzun göstergeleri böyle filmler ve belki de art arda
yenileri gelecekler.

06 Mart 2006 Pazartesi
Nice değerli zatlar gelmiş geçmiş dünya üzerinden. Her biri
belirli ilimleri, sırları açmışlar insanlara. Bununla birlikte
biz diyoruz ki, Allah Rasûlü ile aranıza asla kimseyi
koymayın!..
Bu sözü kabul ediyoruz fakat nedenini pek az düşünüyoruz! Çoğu
zaman da, gelmiş geçmiş büyük zatları değerlendirmenin yanında
bu sözün yerini ve anlamını kavrayamıyoruz. O halde, nedir bu
sözle verilmek istenen?
Allah Rasûlü, özündeki Allah'ı dile getiren, dillendiren
demektir. Allah ismiyle işaret edilenin ne olduğunu ve işleyen
sünnetullahı açıklayan, kemaliyle dile getiren O'dur.
Ondan sonra gelenler ise, her kim olursa olsun, Allah
Rasûlü'nden aldıklarıyla kendi ulaşabildikleri mertebelerinin
gereğini ve bulundukları bilinç düzeyinin açılımını dile
getirmişlerdir; sözleriyle, uygulamalarıyla, yaşantılarıyla...
Ortaya koydukları şeyler, bulundukları mertebelere dayanarak
dile getirebildikleri şeylerdir.
Bize lazım olan, bizim uygulamamız gereken ise, herhangi bir
düzeyde son bulan bir anlayışın önerdikleri veya uyguladıkları
değil, Allah ismi ile işaret edilenin bilinciyle ortaya konan ve
önerilenlerdir. Dolayısıyla, Allah indindeki Din'i hakkıyla
anlayıp gereğini yaşamak için tek örnek zat Allah Rasûlü'dür!
İlim, Çin'de bile olsa alırız, istifade ederiz. Ancak,
öğrendiklerimizin hiçbirisi bizi Allah Rasûlü'nün
bildirdiklerini uygulamaktan alıkoymaz, koymamalıdır.
Dolayısıyla, Allah Rasûlü ile aranıza kimseyi koymayın sözünde işin sırrı şu cümlede gizli:
Hazreti Muhammed aleyhisselâmdan bu yana geçen süreç içinde gelmiş çeşitli mertebelerde kalmış kişilerin o mertebelere dayanarak söylediği şeyler,
sizi asla Allah Rasûlü'nün bildirdiklerini uygulamaktan
alıkoymasın!

04 Mart 2006 Cumartesi
Allah rahmet eylesin, büyükannemin, sağlığında Alvarlı Efe
Muhammed Lûtfi hazretlerinden öğrendiği ve çok küçük yaşlarda
bize ezberlettiği, okuyan herkesin çok faydasını gördüğü bir
dua, salâten tünciyna:
Okunuşu:
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala âli seyyidina
Muhammed. Salâten tünciyna biha min cemiyil ehvali vel afat. Ve
takdiy lena biha cemiyel-hacat. Ve tutahhiruna biha min cemiis-seyyiat.
Ve terfeuna biha aled-deracat. Ve tubelliğuna biha aksal-gayat,
min cemi'il hayrati fil hayati ve badel memat. Bi rahmetike ya
erhamer rahimiyn. Hasbunallahu ve nimel vekiyl. Nimel-mevla ve
nimen nasiyr. Ğufraneke rabbena ve ileykel-masîr.
Anlamı:
Allahım! Efendimiz Muhammed'e ve Muhammed âline salâ eyle!
Öyle ki, o salâ ile bizleri her türlü fena ahval ve afetlerden
kurtar! Ve onunla cemi hacetimizi (tüm ihtiyaçlarımızı) gider.
Ve onunla bizi tüm kötülüklerden tahir kıl (arındır)! Ve onunla
bizi âli derecelere yükselt! Ve onunla bizi, hayatta ve ölüm
akabindeki tüm hayırlarda gayelerin en nihayetine kadar ulaştır.
Rahmetin olarak ey merhametlilerin merhametlisi! Allah bize
yeter; ne güzel vekildir. Ne güzel mevlâ ve ne güzel
yardımcıdır. Ya Rabbi, bizleri mağfiret eyle; dönüşümüz ancak
Sanadır.

02 Mart 2006 Perşembe
Hikâye, günümüzden yaklaşık 2500 yıl önce yaşadığı kabul edilen
ünlü Lao Tzu zamanında eski Çin’de geçer:
Köyün birinde çok fakir yaşlı bir adam varmış. Ancak adamın
öyle dillere destan güzel bir beyaz atı varmış ki krallar bile
onu kıskanırmış. Krallar at için ihtiyara hazineler teklif
edermiş ama adam atı satmaya yanaşmazmış. Her seferinde “Bu at, bir
at değil benim için. Bir dost. İnsan dostunu satar mı!” dermiş
hep.
Derken bir sabah kalkmışlar ki, at yok. Bütün köylü ihtiyarin
başına toplanmış. “Seni ihtiyar bunak! Bu atı sana
bırakmayacakları, çalacakları belliydi. Çok yazık!Eğer satmış
olsaydın, ömrünün sonuna kadar beyler gibi yaşardın. Şimdi ne
paran var, ne de atın” demişler.”
İhtiyar, “karar vermek için acele etmeyin” demiş. “Sadece 'At
kayıp' deyin. Çünkü gerçek bu! Ondan ötesi sizin yorumunuz ve
verdiğiniz karar. Atımın kaybolması, bir talihsizlik mi, yoksa
bir şans mı, bunu henüz bilmiyoruz. Çünkü bu olay henüz bir
başlangıç! Arkasının nasıl geleceğini kimse bilemez.”
Köylüler ihtiyar bunağa kahkahalarla gülmüşler. Zaten onu hep
biraz kaçık buluyorlarmış. Ama aradan onbeş gün geçmeden, at bir
gece ansızın dönmüş. Meğer çalınmamış, dağlara gitmiş kendi
kendine. Dönerken de, vadideki oniki vahşi atı peşine takıp
getirmiş.
Bunu gören köylüler toplanıp ihtiyardan özür dilemişler.
“Babalık” demişler. “Sen haklı çıktın. Atının kaybolması bir
talihsizlik değil adeta bir devlet kuşu oldu senin için.” “Karar vermek için gene acele ediyorsunuz” demiş ihtiyar. Sadece
atın geri döndüğünü söyleyin. Bilinen gerçek sadece bu! Ondan
ötesinin ne getireceğini henüz bilmiyoruz. Bu daha başlangıç!
Birinci cümlenin birinci kelimesini okur okumaz tüm kitap
hakkında nasıl fikir yürütebilirsiniz?”
Köylüler bu defa ihtiyarla dalga geçmemişler açıktan ama
içlerinden “Bu herif sahiden gerzek,” diye geçirmişler.
Bir hafta geçmeden, vahşi atları terbiye etmeye çalışan
ihtiyarın tek oğlu attan düşmüş ve ayağını kırmış. Evin geçimini
temin eden oğul simdi uzun zaman yatakta kalacakmış. Köylüler
gene gelmişler ihtiyara.
“Bir kez daha haklı çıktın” demişler. “Bu atlar yüzünden tek
oğlun bacağını uzun süre kullanamayacak. Oysa sana bakacak
başkası da yok. Şimdi eskisinden daha fakir, daha zavallı
olacaksın” demişler.
İhtiyar “Siz erken karar verme hastalığına tutulmuşsunuz” diye
cevap vermiş. “O kadar acele etmeyin. Oğlum bacağını kırdı.
Gerçek bu! Ötesi sizin verdiğiniz karar. Ama acaba ne kadar
doğru! Hayat böyle küçük parçalar halinde gelir ve ondan sonra
neler olacağı size asla bildirilmez.”
Birkaç hafta sonra, ülke savaşa girmiş ve düşman kat kat büyük
bir ordu ile saldırmış. Kral son bir ümitle eli silah tutan
bütün gençleri askere çağırmış. Köye gelen görevliler, ihtiyarin
kırık bacaklı oğlu dışında bütün gençleri askere almışlar. Köyü
matem sarmış. Çünkü savaşın kazanılmasına imkân yokmuş, giden
gençlerin ya öleceğini ya esir düşüp köle diye satılacağını
herkes biliyormuş.
Köylüler, gene ihtiyara gelmişler. “Gene haklı olduğun
kanıtlandı” demişler. “Oğlunun bacağı kırık, ama hiç değilse
yanında. Oysa bizimkiler belki asla köye dönemeyecekler. Oğlunun
bacağının kırılması talihsizlik değil, şansmış meğer.”
“Siz erken karar vermeye ve yargılamaya devam edin” demiş,
ihtiyar. “Oysa ne olacağını kimseler bilemez. Bilinen bir tek
gerçek var. Benim oğlum yanımda, sizinkiler askerde. Ama
bunların hangisinin talih, hangisinin şanssızlık olduğunu sadece
Allah biliyor.”

|
|

AYNADAKİ
EVREN'den önce okunması gereken kitap: Tanıtım sayfası için klikleyin.
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|