23 Nisan 2006 Cumartesi
(Bu
makalenin yayınlandığı
internethaber sitesi için tıklayın.)
İnternetin
en güzel yanlarından birisi de dünyanın bir başka köşesindeki bilimsel bir
tespitten haberdar olabilmemizi ve bunu paylaşabilmemizi mümkün kılması... İşte
önemli bir örnek:
http://www.heartmath.org/research/research-intuition/water.html
adresindeki "Sudaki Yapısal Değişimler ve DNA'nın Fiziksel Olarak Ölçülebilir
Yeni Durumlarla İlişkisi" başlıklı makale, "suya dua okumanın"
organizmalara etkisini açıklamakta, dolayısıyla Üstad Ahmed Hulûsi'nin 1972 yılında
yayınladığı Ruh-İnsan-Cin ve 1991 yılında yayınladığı "Dua ve Zikir" isimli
kitaplarındaki suya okumanın önemini vurguladığı şu açıklamalarının bilimsel kanıtı
olarak karşımıza çıkmaktadır:
"Bu arada ortaya bir kap içinde su konur ve okunan dualar bu suya üflenerek daha
sonra bu kişiye peyderpey içirilirse daha da tesirli olur..."
(Ruh-İnsan-Cin
kitabı, Cincilik ve Büyücülük bölümü.)
Dua ve Zikir kitabında "Kul Eûzüler" başlıklı bölümde
ise okunmuş suyun içilmesinin faydasına
şu vurgu yapılmaktadır:
"... cinnî etki altında olanların, büyü yapılmış olanların, Âyet-el
Kûrsî ile beraber 41 defa bu sûreyi (Muavizeteyn de denilen Kul eûzü’leri)
okuyup, ayrıca bu okuma sırasında, nefesi suya üfleyip içmenin bir hayli faydalı
olduğu da çeşitli kaynaklardan bize ulaşmıştır."
Aslında 1994 yılında yapılmış bir bilimsel çalışmayı günümüze taşıyan,
adresini yukarıda verdiğim sözkonusu İngilizce makalenin çevirisi özetle şöyle:
"Yakın bir geçmişte kendilerine has elektrofizyolojik karakteristikleri
açısından iki yeni fizyolojik durum tanımlanmıştır. Bu durumlar, zihni
sakinleştirmeyi, kişinin farkındalığını kalbe yönlendirerek pozitif duygulara
odaklamayı içeren özel olarak tasarlanmış zihinsel ve duygusal özyönetim
teknikleri ile oluşturulmuştur.
Mevcut çalışma ile bu durumlarla ilişkilendirilmiş psikokinetik etkiler rapor
edilmiştir. EKG izlemesi bireylerin ne zaman söz konusu durumun içinde
olduklarını göstermek için kullanılmıştır. Bu noktada deneklere ağzı kapatılmış
tüplerde arıtılmış su örnekleri verilmiştir. Bu çalışma beş kişi ile yapıldı ve
değişik günlerde toplam on deneme gerçekleştirilmiştir.
Deneklerden büyük bir bardağa konulmuş arıtılmış su örneklerini ellerinde
tutarlarken, beş dakika boyunca suya odaklanmaları ve suyun moleküller yapısını
düşünceleriyle değiştirmeye çalışmaları istendi.
Bitişik bir odada ise karşılaştırma örneği olarak aynı tür tüplerde aynı su örneğinden
bekletildi. Deneklerin elindeki su örnekleri bu işlemden hemen sonra iki metodla
analiz edildi.
Birinci teknikle sudaki yapısal değişiklikler 10 saniyede bir otomatik olarak
ölçüldü. İkinci teknik ile ise deneklerin odaklandığı suyun biyolojik bir
sistemi nasıl etkilediği ölçüldü.
İkinci teknik arıtılmış suyun biyolojik sistemi etkileme yeteneğinin
araştırılmasını içermektedir. Önceki araştırmalarda, hissederek yönelimin DNA'da
çift yönlü yapısal değişikliğe neden olduğu ortaya konduğundan dolayı, bu kez
biyolojik hedefler olarak insan DNA'sındaki yapısal değişimler ele alındı. DNA
şekilleri 210 nm'den 310 nm'e kadar UV spektrometre kullanılarak ölçüldü. 260
nm'deki emilme artışının iki DNA iplikçiğinin denötür olması yani birbirinden
ayrılması nedeniyle meydana geldiği biliniyor. Sonuçlar 260 nm'deki emilme
değerlerindeki yüzdelik değişimler olarak açıklandı. Hem deneye tâbi tutulan
arıtılmış suyun hem de yan odadaki suyun emilme ölçüleri 1.0 ml insan DNA'sına
eklenmesinden önce ve sonra kaydedildi. 3 arıtılmış örnek ve 3 kontrollü örnek
günlük olarak test edildi.
Analizlerinden alınan sonuçlarda deneye tâbi arıtılmış su ile, diğer su
örneklerinin emilme değerleri aralarında önemli bir farklılık tespit edildi.
Sonuçlar, deneye tâbi tutulan suyun daha yüksek emilme değerleri gösterdiğini
işaret ediyordu. Teropatik denekler tarafından işlem gören - biyoenerjiye maruz kalan-
su örneklerinde kızılötesi spektrumunda karakteristik
değişiklikler oluştuğu gözlenmiştir.
DNA deneylerinin öncelikli sonuçları işaret ediyordu ki arıtılmış su örnekleri
emilmede yüzde 0.46 ila 0.36 oranında belirgin bir azalışa neden oluyordu. Etki
küçük n'e rağmen ciddi anlamda önemliydi. Sonuçlar, bu deneklere verilen suyun
DNA'nın anlık gerilimlerinin tersine dönmesine yani emilmenin azalmasına fayda
sağladığını ifade ediyor. Bu araştırmalar, biyoenerji ile yapısı değiştirilen
suyun, bitkilerin ve memeli hücrelerinin gelişiminde farklılık meydana
getirdiğine işaret eden önceki araştırmaların bir uzantısı niteliğinde sonuç
vermiştir.
Ve işte bu hususa işaret eden bir hadis:
İbni Ömer radyallahuanh anlatıyor:
"Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem buyurdular ki: "Cibril aleyhisselâm bana
bir ilaç öğretti... Bu bütün hastalıklara devadır... Ve dedi ki: "Ben bu ilacı
Levh-i Mahvuz'dan istinsah edip yazdım." (ilacı şöyle tarif etti:) "Dam
üzerinden akmayan yağmur suyundan temiz bir kaba alırsın... Üzerine Fatiha
suresini yetmiş kere okursun... Bir o kadar da Ayetü'l-Kûrsi'yi, bir o kadar kul
euzu Bi-Rabbi'n-Nas'ı, La-ilahe illAllahu vahdehu la şeriyke lehu, Lehul mülkü
ve Lehul hamdu yuhyiy ve yumiytu ve Huve hayyun la yemutu Bi-yedikel hayr, ve
huve alâ kulli şey'in Kadiyr'i okur... Sonra yedi gün oruç tutar ve her gün bu
su ile orucunu açar." (Rezin)
Daha önce de birçok Web sitesinde yer verilen haberlerle, Japon araştırmacı Dr.
Masaru Emoto’nun yaptığı çalışmalarla su kristallerinin dua okumadan önceki
biçimi ile duadan sonraki biçimi yanısıra, dinletilen müziğe veya yer
sarsıntılarına göre sergilediği çarpıcı görüntüler yeralmıştı. Dr. Emoto
fotoğrafını çektiği su kristallerinin görüntüsüyle, su moleküllerinin insan
sözünün içeriğinden ve çevrede olup-bitenden nasıl etkilendiğini ortaya koymuş
ve pozitif duygularla yönelinen suyun paralel reaksiyonlar verdiğini
kanıtlamıştı.
Ahmed Bâki

20 Nisan 2006 Perşembe
İnternet
haftası münasebetiyle bu yazımda sizinle bir internet hikayesi paylaşacağım.
Malûm, İnternet, günümüzde hakikat bilgisinin insanlara ulaşmasında,
yayılmasında en önemli araç durumunda hali hazırda.
İletişimde gözlemleyebildiğimiz başdöndürücü
gelişmeler, Zamanın Yenileyicisinden yayılan feyzin bir diğer işlevi, bana göre!
ABD'ye ilk kez gidişimde İnternet ile tanıştığımda 1993 yılıydı. Arkadaşlarla
yazılı görüşme yapmanın yanısıra, bazı ödeme işlemlerinin vs. bilgisayardan
yapıldığını görmek gibi birşeydi internet o zaman.
Sanırım dünyaya gelişim sırasında Kova'daki Satürn yanısıra, Kova'daki Merkür
ile Kova-Oğlak sınırındaki Güneş'in sıfır dereceyle kavuşumda olması sebebiyle,
"bilgi" ve "iletişim" konularının her zaman önemli bir yeri
oldu yaşamımda... O gezimde Türkiye'ye dönmeden önce,
Chicago'da bir Türk bilgisayar satıcısından o günün en hızlı modemlerinden
birkaç adet alıp getirdim. 14.400 Kbps hızlı harici modemler. O vakitler bizde
BBS server'lar üzerinden 2.400 baud rate modemler ile bağlantı kurup dosya
transferi yapılabildiğinde mutlu olan birkaç bilgisayar firması işleteni vardı,
o kadar. Tâbi, döndüğümde
İstanbul'da henüz bir internet hizmeti bulamayınca, disketleri modemlerle
birlikte gelen ABD'nin o günkü en büyük İnternet sağlayıcısı CompuServe
programlarını bilgisayarıma kurdum. Fakat, bağlantı kurabilmem için ABD'deki bir telefon
numarasını çevirmek zorunda kalıyordum...
Derken, birkaç araştırmadan sonra dial-up diye bir hat ve telnet üzerinden
bağlanmayı keşfettim. Fakat, herkes konuya o kadar yabancı idi ki, Gayrettepe
postanesinde görüşmeye gittiğim yetkilinin, bu hattın kullanım ücretinin
yüksekliğinden bahisle İnternet üzerinden 1 MB'lık bir kitap metnini indirmenin
maliyetini kendisine açıkladığımda, hemen birkaç hesap yapıp, uygulanan
ücretlendirmeyle sözkonusu kitabı yurtdışından postayla getirtmekten daha ucuza maledebileceğimi kanıtlamaya çalışması, ilginç bir anı olarak hâlâ hatırımda...
İnternet'in kökleri, 1969'da kullanılmaya başlayan ve ARPANET diye adlandırılan, araştırmacılar tarafından "bilgi paylaşımı" amacıyla işletilen şebekeye kadar gidiyor. Bu şebeke ikiye bölünüp te aralarında iletişim sürdürülmesi başarılınca ilk kez 1983-1984 yıllarında İnternet kullanılmaya başlanmış oluyor. Takip eden yıllarda bunlara hızla yeni şebekeler yani
Networklar ekleniyor. WWW diye bildiğimiz World Wide Web üzerinden her türden bilgi rezervlerine bilgisayarlar vasıtasıyla ulaşma kolaylığı ise 1989 yılında CERN diye bilinen bir
laboratuarda kullanılmaya başlanan hypertext sistemi sayesinde yaygınlaşmaya başlıyor.
Bahsettiğim 1993 yılının başında dünyada toplam 50 kadar web server mevcuttu.
Gopher'ların falan, İnternet Explorer'ın ataları Viola, Cello, Mosaic gibi
browserların hayatta olduğu yıllar... Sayısız yenilenmeler yaşadık, iletişim teknolojisinin
o yıllardan sonra hızla gelişmesiyle...
1987'de "İnsan ve Sırları"nı okumaya başladığımda, içimde açan, çevremle ve tüm insanlarla bu ilmi paylaşma isteğiyle, bir yandan da kısa sözler halinde olduğu için "Dost'tan dosta"nın her satırının altına İngilizce çevirisini düşüyordum. Derken 1989 yılında Üstad'ın "Hz. Muhammed'in Allah'ı" ismiyle yeni kitabını yazmasıyla birlikte, daha yayınlanmadan aynı günlerde onun çevirisine başladım ve 1993'te ilk İngilizce kitabımız olarak o yayınlandı. O günlerde hatırladığım kadarıyla henüz postadan başka ulaştırma yöntemi yok gibiydi; kargo hizmetleri son derece sınırlı birkaç kentte yürütülüyordu. Çevirimi, dünyaca bilinen
Time, Newsweek gibi dergilere, Richard Bach, Deepak Chopra gibi bu konulara
meyilli yazan yazarlara, kuantum fiziği, kozmoloji konularında fizik
profesörlerine vs. mektuplar yazarak göndermeye başlamıştım. Hatta yurtdışındaki
üniversitelere, kitabevlerine, kütüphanelere... Bu ilmi insanlara ulaştırabilmem konusunda mümkün olan yolları deniyordum, ancak daha geniş kitlelere ulaştırmayı mümkün kılacak olanaklar henüz
çok uzaklarda gibiydi. 1992 yılında kitaplarımızdan götürerek tanıdığım ve daha
sonra Üstad'ı TV'de izleyen
rahmetli Ahmed
Kayhan dede ile bir sohbetimizde, daha ziyade bilgisayarın bu paylaşımda etkin olabileceği üzerinde konuştuğumuzu hatırlıyorum;
ancak o günlerde ne CD diye birşey var, ne mp3 dosyalar, ne e-booklar yeryüzünde, ne de
internet biliniyor!
CompuServe'den bağlandığım sıralarda, Türkiye'den bağlanan sadece birkaç internet kullanıcısı olduğunu hatırlıyorum. Bu yeniliğe katılımcı olma fırsatını bulduğumda, ilk işim çevirisini tamamladığım birkaç broşür ile kitabı üyelerin girebildiği server kitaplıklarına yüklemek oldu. Ultra isimli popüler bilim dergisinde 90'lı yılların ortalarında makalelerimin altında e-mail adresimi de yayınlamıştım ve sanırım
bu Türkiye'de bir ilkti. Bu arada çevirileri okuyan dünyanın değişik yerlerindeki okuyucularımızdan mailler ve
Chat gruplarına katılma davetleri almaya başlamıştım. Chat'lerde yazdıklarımı ilgiyle okuyan bir grubun bunları
ilk kez "Sufism" diye
tanımladıklarını ve aralarındaki "Sufi"nin katkısı olarak kısa bir yazımı kitap
şeklinde bastırıp gönderdiklerini hatırlıyorum. Çok geçmeden compuserve.com/outdoors/baki adresinde ilk web sitemi kurdum.
Sanırım, Uranüs'ün Kova'ya girmek üzere olduğu 1995 yılıydı.
Siyah bir giriş sayfası ve ortasında beyaz parlayan "Mohammed's ALLAH" yazısı. Arada bir de olsa dünyanın değişik yerlerinden, ismini daha önce duymadığım yerlerden dahi e-mailler alıyor, onlara
postayla kitap gönderiyordum. Çevremdeki büyük çoğunluğun hayal dahi edemediği fırsatlarla
içiçe bulmuştum kendimi. Ne gündüzler yetiyordu, ne geceler. Tüm gelişmiş dünyaya açılabilen dev bir pencere
önünde gibi gezip görmedik yer, okumadık sayfa bırakmıyordum web'de! Beyinle,
kozmolojiyle ilgili bilimsel yayınlardan, teknoloji, sanat, haber sayfalarına, astral seyahatten, spiritüalizme, dünya yüzündeki değişik inançların sayfalarına
kadar herşey. Büyümesine yetişmek imkânsız! Arayanın, aradığını bulması için sınırsız bir bilgi okyanusu...
Ve ilerleyen yıllarda Üstad'la, dostlarımız ve bir kısım okuyucularımızın katıldığı
bildiğiniz Okyanus Ötesinden online sohbetlerimiz başladı...
Ne kadar şükretsek azdır açılan bu imkânlar için... O günlerden beri tüm kitaplarımız ve 11 dilde çevirileri web sitemizden tüm dünyaya
açık şimdi. Dünyada bir ilk ve tek! Hiçbir karşılık ödemeden dileyen herkes ulaşabiliyor. Karşılıksız
paylaşmanın zevki yetiyor bize de. Allah bereketini artırsın, geçtiğimiz ay itibariyle günde beş bine yakın ziyaretçisi
olmuş sitemizin. Dünyanın her yerinden milyonlarca okuyucumuz var. Sadece geçtiğimiz
bir ayda siteye giriş sayısı 3 milyona yakın. Alexa'nın verilerine göre
İnternetteki 8 milyar web sayfası içerisinde en çok okunan ilk yüzbin içerisindeyiz.
Geçen hafta mailini aldığım Brezilya'lı bir okuyucumuz, sitemizdeki kitapların tüm dünya insanlarının DİN'ini açıkladığını vurguluyor ve kendi ülkesinde yayılması için elinden geleni yapacağını bildiriyordu. Haftasonu Kanada'dan bir Türk okuyucumuz, Hindistan'a varıncaya kadar yerler gezdiğini ancak aradığını web sitemizde bulduğunun mutluluğunu paylaşıyordu
bizimle. Sitemizi en çok okuyan ülkeler arasında Avrupa ve ABD yanısıra, Malezya, Kanada,
Azerbaycan, Pakistan, Senegal, Rusya, Avustralya, Suudi Arabistan, Singapur,
Hindistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Japonya'ya kadar dünyanın her yeri var.
İşte size kısa bir İnternet hikayesi.
Bu kez de paylaşımımız bu olsun.
İnsanlığın yegâne kurtuluşu olan bu ilim, dünyanın her yerinde, her yönelenin
önünde açık! Yeter ki okumayı, öğrenmeyi, bilmeyi dilesin! Allah, nasiplilerini
daha da artırsın... Ve dilerim daha büyük kitlelere ulaşmasını kolaylaştırsın...

18 Nisan 2006 Salı
“Web sitenizde irade üzerine yazdığınız son yazınızı okuyunca, beş yıl önce okuduğum 'kader' üzerine yazdığınız makaleden sonra bugün 'kader' kelimesinden ne anladığımı sizinle paylaşmak istiyorum. Gazâlî ve Mevlâna’nın yapıtlarını inceledikten sonra, özellikle Mesnevî’de insanin yaratılıştaki mânâsını ve daha doğrusu hiçliğini bir nebze de olsa anlayabildiğim kanaatindeyim. İnsan meğer irade sahibi değil, kader sahibiymiş! Kanıtı, Allah bize sormadan hepimizi dileğine tâbi yaratmış. Yaratılan hiçbir varlık, Allah’tan bağımsız hiçbir şeyi irade edip ona kavuşmuş değildir...”
“Sayfanızı 2005 Ağustos ayından beri takip ediyorum, bu konularda daha çok yeniyim... Geçen akşam düşünürken, eskiden beri söylenen bir deyim aklıma geldi. Kıyamet gününde, kıldan ince kılıçtan keskin
bir sırat köprüsünden geçeceğimiz söylenir. Bence, bu dünyadaki yaşantımızda bu sırat köprüsünden geçiyoruz zaten. Allah yolunun da kıldan ince, kılıçtan keskin olduğunu düşünüyorum. İyi ve kötü sözlerimiz, düşüncelerimiz, yapmış olduğumuz davranışlarımız bizi yavaş yavaş farkında olmadan bir yerlerden geçiriyor. Ahmed Hulûsi'nin yazılarında belirtmiş olduğu, anladığım kadarıyla "yapmış olduğumuz işlerin hesabı anında görülüyor". Öldüğümüz zaman, bu köprüden zaten geçmiş olacağız, ondan sonra ipler kopuyor tekrar geçmeye imkân yok..."
İki okuyucumuzdan henüz aldığım e-maillerden alıntılar bunlar... Düşünen beyinler, her geçen gün farkediyorlar
gerçekleri. Farkediyorlar ki; kişinin, varedeninin "Allah" olmasının anlamı, kendisinin ALLAH'ın sıfat ve esmasıyla yaratılması demektir. Ve farkediyorlar ki; Allah Rasûlü'nün öğretisinden amaç, bir tanrıya yaranmak veya onunla hesaplaşmak değil; insanın, bilinç boyutunda, kendi özündeki "Allah ismiyle işaret edilene" ait o esma özelliklerini tanıması ve bunları kuvveden fiile çıkarması, yani kendisinde potansiyel olarak bulunan özellikleri istediği anda beyninin elverdiği ölçüde açığa çıkarabilmesidir. İbadet adı verilen çalışmalar, bunu oluşturacak araçlardır; bir tanrıya ödenen borçlar değil!
Gönül ehlinden tüm insanlığa yüzyıllardır karşılıksız olarak yayılan bu hakikat bilgileri yanısıra, maalesef mantıksal bütünlükten ve bir sistem olmaktan uzak yanlış yönlendirmeler de tüm hızıyla devam ediyor günümüzde. İşte onlara bir örnek:
"İnsanın cüz'î iradesi dışındaki olaylar tanrının takdiridir ve kişi bunlardan sorumlu değildir. Bunlar kaderdir, geriye kalan cüz'î iradesiyle yaptıkları ise
sorumluluklarıdır. Tanrı, kullarının yapacağı eylemleri kendi özgür iradeleriyle yapmaları için serbest bırakmıştır. Tanrı yaratmış sonra kişinin fiillerini seçmesini kendine bırakmıştır. Herşeyi tanrı takdir etmiş
olsa, o zaman o kişi mahkûm olmuş olur, onun tersini yapamaz. O zaman da sorumluluğu olmaz. Tanrı peygamberler gönderip, kitaplar indirmiştir. Yoksa, insanları uyarmasının bir anlamı olmazdı..."
Allah Rasûlü öğretisiyle asla bağdaşmayan, Allah'ın ahad oluşunun mânâsını kavramışlıktan uzak,
Allah ismiyle işaret edileni tanrılık derekesine indirgeyen, bilinçte teslimiyetin yaşanmasına toptan mâni hipotez dizileri bunlar
da!.. Ötede var zannedilen bir tanrıya boyun eğmekten başka hiçbir amaç içermeyen ve bilinçlenme anlamına hiçbir getirisi olmayan şartlanmalar sadece...
Oysa, herşey, O'nun sınırsız iradesinin "gereği" olarak meydana gelir ve olmuş
hiçbir şey O'nun sistemine "rağmen" değildir! Hakikat budur ve O'nun iradesine
teslimiyeti hazmedebilmek için yaşam ince bir geçittir! Ateşe düşmeden
geçebilmeyi kolaylaştırdıklarından eylemiş olsun bizleri!

15 Nisan 2006 Cumartesi
Dört kelebek bir gün bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek
istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını
görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve:
"Bu ateş aydınlatıcı bir şey!" demiş..
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha
yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş… Demiş ki:
"Aynı zamanda bu ateş ısıtıcı bir şey!"
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş. Biraz daha, biraz daha yaklaşmış. Bir anda
ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş. O da
şöyle demiş:
"Ve bu ateş yakıcı birşey!"
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş...
Biraz yaklaşmış, aydınlandığını görmüş!
Biraz daha yaklaşmış, ısındığını hissetmiş!
Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş!
Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen
yanan kelebek "pofff" diye ortadan kayboluvermiş...
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp te
anlatamamış… Çünkü o, kaybolmuş ateşin içinde; ve bir şeyi ancak içinde kaybolan
bilebilirmiş!..

06 Nisan 2006 Perşembe
Kurân'ı bildiren ve bizzat yaşayan Zatın açıklamalarını, "Kuran'da geçmiyor"
iddiasıyla inkâr edenlerin sığındığı; derinliği olmayan ve düşünmeyi kesen, hiçbir ayette ve hadiste yeralmayan bir
tanımlama, cüz'î irade!
ALLAH AHAD'dır hükmünü kabul edemeyip haddini bilemeyen ve teslimiyete yüreği elvermeyenlerin sığındığı bir
varsayım!
Bugünkü karşılığı ile, "irade parçası"! İngilizce'de kullanılan ve bu tanıma
karşılık gelen yaygın tabir ile "free will", yani "özgür irade"!
Bir tarafta insanları dünya üzerinde yaratmakla ve sonunda onları hesaba
çekmekle vazifeli bir tanrı!.. Diğer tarafta, o tanrının yarattığı ama kendi
özgür cüz'î iradeleriyle ortalıkta dilediklerini yapan sonra da bunun hesabını verecek olan
yaratıkları!
Cüz'î irade kavramının bugünkü anlayışla doğurduğu sonuç bu! ALLAH'ın AHAD
oluşunun kabulünü engelleyen bir perde, bir şartlanma, bir aldanış aynı zamanda!
Şu inceliği iyi kavramalıyız:
Özgürlük "irade"nin aslî özelliğidir; doğru! Özünden gelir!
Ancak "özgürlük" yaratılmış olanın özelliği değildir! Yaratılan, Yaradanı'na
tabîdir. Yani, "kulu"dur! Yaratılanın bir yapısı, bir programı vardır; bu yapı
ve programın gereğinin dışına çıkamaz!
Kurân'ın hükmü açık:
"Allah dilediğini yapar."
"Yaptığından sual olunmaz."
Bunu kabul ettiğimiz zaman, "yargılamaya" yönelik bütün sorgulamalarımız düşer;
yargılamadan, olduğu gibi "anlamaya" yönelik sorgulamalarımız başlar.
İslâm tanımlamasının ifade ettiği "teslimiyet" böyle bir kabulü
gerektirir! Ve böyle bir kabulün sonuçlarını hazmedip, yaşayabilmeyi!

03 Nisan 2006 Pazartesi
Osman İbnu Ebi'l-As radıyallahu anh anlatıyor:
"Rasûlullah aleyhissalâtu vesselâm'a Müslüman olduğum günden beri bedenimde
çekmekte olduğum bir ağrımı söyledim. Bana:
"Elini, vücudunda ağrıyan yerin üzerine koy ve şu duayı oku!" buyurdu. Dua şu
idi:
Üç kere: "Bismillah" tan sonra yedi kere, "Eûzü bi-izzetillahi ve kudretihi min
şerri mâ ecidu ve uhâziru." "Bedenimde çekmekte olduğum şu hastalığın şerrinden
Allah'ın izzet ve kudretine sığınıyorum".
Bunu birçok kereler yaptım. Allah Teâla hazretleri benden hastalığı giderdi.
Bunu ehlime ve başkalarına söylemekten hiç geri kalmadım."

28 Mart 2006 Salı
Ağzından çıkanı kulağı duymuyor diye bir söz vardır, bilirsiniz.
Tanrının(!), kendisiyle insanlar arasında elçilik(!) yapması için peygamber(!) göndermesini(!) ve gökten(!)
sayfa sayfa buyruklarını(!) indirmesini(!), insanların da bu tanrı buyruklarına(!) uymasını "DİN"
zanneden ve meslekleri olduğundan dolayı insanları bunlara şartlandıran
"tanrının dinadamları" için, Hazreti Rasûlullah'ın birçok hadisi hadis değildir
veya
yanlıştır; çünkü bunların doğru olması durumunda,
onların kafalarındaki yüce tanrının merhameti gibi, veya −"sınırsız tek"
iradeyi, sınırlı cüzlere, parçalara(!) ayıran− "cüzi irade"
dedikleri gibi, kendi kavramlarının anlamı kalmaz!..
Bu kavrayış sınırlılıkları sebebiyle,
anlayamadıkları hadisleri "Kuran'da geçmiyor" iddiasıyla
inkâr etmeye başlarlar. Ancak, bir yandan "Kuran'da
geçmiyor" diye hadisleri inkâr ederken, öte yandan kavrayamadıkları konuları,
Kuran'da geçmeyen kendi hipotezleriyle
veya itibar ettikleri kişilerin kavramlarıyla açıklamaya çalışırlar!
Örneğin, Rasûlullah aleyhisselâmın açıklamaları ışığında
TEK'lik ve KADER konularını olduğu gibi tereddütsüz
kabul etmek yerine, kabul edemedikleri bu hakikatleri
akıllarınca bir mantık çerçevesine
sokmaya çalışarak hiçbir ayette ve hadiste geçmeyen "cüz'î irade" kavramıyla
açıklamaya çalışırlar ve bu yetmiyormuş gibi,
DİN anlayışlarını da duydukları bu tür kavramlar üzerine
kendi yorumladıkları şekliyle bina etmeye başlarlar!
Olduğu gibi iman etmeye yanaşmadıkları
gerçekleri, bu tür kendi dar anlayış kalıplarına
sokunca, kendi akıllarınca iman edilebilir hale getirmiş
olurlar! Halka da bu yaptıklarının işin doğrusu olduğunu
ve bundan dolayı dinde otorite sayılmaları gerektiğini
empoze etmeye çalışırlar.
Oysa, iman etmenin anlamı, Rasûlullah'ın
apaçık izah ettiği gerçekleri, kendi şartlanma ve değer
yargılarının kalıplarına sokuncaya kadar eğip bükmeye
çalışmadan, olduğu gibi kabul etmektir. Aksi halde iman
değil, fikir yürütme sözkonusudur orada. Fikir
yürütmeyle de imanın getirisine asla ulaşılamaz!
Bütün bu sapmaların temelinde, ALLAH
ismiyle işaret edilenin AHAD oluşunu kabul edememek
yatar ki, aslında imanın başlangıcı burasıdır. AHAD
oluşuna imandan sonradır ki, ehlullah bu konuların
hakikatine B sırrıyla vakıf olmuşlardır.
Başlangıçta çok küçük gibi görmezlikten gelinen bir
açıyla farklı bir yöne giden sapmalar ise, konular
birbiri üzerine ilerledikçe, orijinal DİN ile hadislere itibar etmeyen bu
kişilerin kafalarındaki din arasında uçurumlar oluşturan
mesafelere ulaşır... Ve sonuçta öyle bir noktaya
gelirler ki, Allah Rasûlü'nün bildirdiği orijinal DİN'i anlayabilmeleri için,
kafalarındaki dini tamamıyla terketmeleri gerekir. Ama
bazen bu, her şeylerini kaybetmeleri kadar zordur ve asla
gerçekleşmez.
"Tanrı sonsuzdur, tektir ve onun ortağı
yoktur" diye başlayıp, çeşitli fikir ve mantık
yürütmelerden sonra "bizler tanrının parçalarıyız ve
tanrıyla beraber yaratırız" diye giriştekinin tam
tersine bir anlayışla sonuçlanan mantıksal bütünlükten
uzak söylemlere, eminim benim gibi çoğu okuyucumuz da rastlamıştır.
Allah Rasûlü'nden başka kimsenin ALLAH
ve DİN adına hüküm verme yetkisi yoktur ve olamaz! Dinde
yanlış yönlendirmelerden korunabilmemiz için
değerlendirilmesi gereken önemli bir incelik
şudur bizce:
Rasûlullah'ın açıkladığı ALLAH ve
DİN kavramlarının neye işaret ettiğini bilmeyen ve
karşılıksız verilmiş ilmi öğrenmeye de niyeti
olmayanlar, "din" anlayışlarını kendi kafalarındaki
ALLAH adını vermeye devam ettikleri "tanrı kavramı"
üzerine bina etmeye çalışırlar. Kafalarındaki bu "din", "tanrının buyrukları" olmaktan
öteye geçemediği için, KURAN ismiyle işaret edilen bilgi
de, onların zihninde "yüce tanrının
buyruk kitabı" olmaktan öteye gidememektedir!..
Ve o kafalarındaki "tanrının buyruk
kitabını" koruyabilmek için, ne gözleri birşey
görmektedir ve ne de ağızlarından çıkanı kulakları
duymaktadır.

|
|

Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|