26 Haziran
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
(önceki yazının devamı -3)
Konunun sorgulanması gereken bir başka yönü:
Kırklı yaşlarında işlevine başlayacağı hadislerle sabit
Mehdi aleyhisselâm, Kâbe'de bir hac sırasında tanınacağı
bildirilen ömrünün son yedi - dokuz yılına kadar,
farzedelim yetmiş ya da seksen yaşına gelinceye kadar ne yapıyor
olacak? İnsanlara hiçbir faydası dokunmadan ıssız bir
adada mı bekleyecek?..
Eğer Mehdi, İmam Rabbanî ve Said Nursî'nin vurguladığı
gibi Hicrî 1400 - 1410 yılları arasında işlevine
başlamış ve halen yeryüzünde yaşamakta ise, yıllardır ne
yapıyor? Geçtiğimiz yıllarda görevine başlamadıysa, o
zaman "yüzyıl başında gelecek olması" sözü gerçek
değil!.. Gelip görevine başladı ise, bu durumda "işlevi"
genel yorumcuların anladığı gibi değil!..
O zaman işlevi ne?..
"Mehdi" onun adı mı, yoksa işlevine verilen ad mı?
Mehdiyet bir işlev mi, işlevse nasıl bir işlev? Ne zaman
başlar, ne zaman biter, ne kadar sürer?
"Nübüvvet" işlevi, Hazreti Muhammed aleyhisselâm ile son
bulduğuna göre, "Mehdiyet" işlevini ortaya koyan zatın "risalet"
ve "velayet" işlevleriyle bağlantısı ne? Neden "Mehdi
Rasûl" denmiş? Rasûl'ün "dillendirdiği" nedir? Mehdiyet,
kaynağını nereden alıyor?.. İhda, hangi vasfın sonucu,
mehdiyet hangi vasfın eseri?
Mehdi, kendisine mi "mehdi" (ihda edici,
hidayete erdirici), yoksa insanlara mı? İnsanlardan
kimlere mehdi?.. Allah Rasûlü'ne inanmayanlara da mehdi
mi? Varoluşunda o gaye olmayanlar için de doğruya
erdirici mi?..
Ahir zamanda ilim vasfıyla zuhur
edeceği belirtilen o zat, hangi ilimle zuhur edecek,
hangi ilmi dillendirecek ve insanlarla "kimin" ilmini
paylaşıyor olacak? Ortaya koyduğu ilmi kaale almayanlar,
hakikatte neye ve kime inanmamış olurlar?
Evet, bütün bunlar düşünen gerçekçi insanların sorgulaması
gereken noktalar. Belki de zaman geldi geçiyor, neleri
kaçırdığımızın farkında bile değiliz! Sanıyor musunuz ki
ahırete intikalinden yüzyıllar sonra muteber olan gelip
geçmiş onca ehlullah, yaşadıkları zamanda bugünkü gibi
kabul görmekte ve bilinmekteydiler?..
Hayalden sıyrıldıkça
somutlaşan bir gerçek var: Beklenenler asla
"gerçekleşmeyecek" hayal edildiği gibi...
Düşünelim:
Eğer Mehdi halen yeryüzünde yaşamakta ise, niçin açığa
çıkmıyor?.. Öyle bir misyonu mu yok?.. Mehdi'nin kendini
dünyaya tanıtacağı şeklinde bir misyonu sözkonusu mu?
"Dünya onu tanıyacak" diye hadis var mı?..
"Nübüvvet" için sözkonusu olan halkı açıkça DİN'e davet vazifesi,
son nebi ile son bulmuşsa
ve artık bu işlevin "tekrarı" sözkonusu değil ise, bu
durumda neleri "beklemek" hayalciliktir? Son
Nebi Muhammed aleyhisselâmdan bugüne dek gelmiş
geçmiş ehlullah,
hangi
işlevi yerine getirmiş ve nasıl bir yol izlemişler?..
Kimler tanımış bilmiş onları, kimlerin haberi olmadan
geçip gitmişler dünya üzerinden?..
Bugünün dünyası gerçekliğinde yeniden düşünelim bunları?
(devam
edecek...)
www.ahmedbaki.com

23 Haziran
2006 Cuma
Ahmed Bâki
(önceki yazının devamı - 2)
Nice insan ömrünü nice ulvî beklentilerle(!) geçirdi,
ama şu anda ahırette, hepsi sadece kendi elleri ile
götürdükleriyle başbaşalar! Beklediklerini belki de hiç
bulamadan, göremeden...
Yaşadığımız günün
dünyasını anlamaya çalışıp gerçekçi olalım! Mecaz ve
benzetmelerle dile getirilenlerin neye işaret ettiğini
çözebilmek için günümüz koşullarına göre gerçekçi
düşünelim; hayali senaryolar kurmadan!
Bir kısmı "gelmiş olduklarını" düşünürken, Müslümanların
büyük çoğunluğu Hazreti İsâ ve Mehdi'nin "gelmesini"
bekliyorlar günümüzde...
Ama hemen herkes bir film kahramanının heybetli gelişi
gibi mucizevî bir "ortaya çıkış" hayali içerisinde
bekliyor, sorgulamadan...
Neden hayalini kurduğumuz bir şekilde "gelmelerini"
bekliyoruz? Yaşam böyle mi işliyor?..
Neden bir şekilde ortaya çıkacaklarını bekliyoruz?
Niçin bir şekilde kendilerini "ortaya atmaları"
gereksin?..
Acaba bir tanrıya mı vaadleri var bunun
için?.. Yoksa insanlara mı borçları var?..
Varsayalım ki tıpkı hayal edildiği gibi bir şekilde
"geldiler" ve kendilerini tanıttılar... Böyle birşeyden
murat
ne olabilir?..
Kur'ân'ın hükmüne göre "koyundan daha aşağı" düzeyde
olanları, hakikate erdirmek gibi bir misyonları mı
olacak? Kime, neyi kabul ettirmek zorundalar?
"Geldim" demek bugünün dünyasında nasıl
karşılanır? Kim inanır, niçin inanır?..
Hadi varsayalım ki, inananlar inandı... Bundan ne çıkar?
Yüzyıllardır söylenenleri kaale almayanlar,
hayallerindeki senaryoya uygun birisi "geldim" deyince,
bir gece yatıp ertesi sabah kalktıklarında birden bire o
yüzyıllardır önlerinde olanların asıl aradıkları şey
olduğunu, onlar için en önemli şey olduğunu mu
anlayacaklar?.. Yaşam böyle mi işliyor?
Kendilerine bildirildiği halde kabul etmediklerini, bir
anda "işte gerçek bu" diye kabul etmeye mi
başlayacak tüm insanlar? Kabul edeceklerse neyi kabul
edecekler?.. O güne dek kabul etmedikleri neydi ki
kabul etmiyorlardı?
Bir gün önce kendilerine anlatılanları hiçe sayarken,
ertesi sabah birden bire onlara iman etmeye mi
başlayacaklar?
"Siyah bayraklarla zuhur eden zatı gördüğünüzde kar
üzerinde sürüklenerek olsa dahi yanına giderek ona
biat ediniz; çünkü Allah halifesi olan Mehdi'dir" hadisi,
bir anlık ani bir ortaya çıkışa mı işaret ediyor, çıkıncaya
kadar oturup "geleceği dakikayı bekleyin" anlamına mı
geliyor? Hadislerdeki zuhur kelimesiyle anlık bir
olaya mı, yoksa bir sürece mi işaret ediliyor?
İbni Mace ve Hakim'de yeralan hadiste, "Ümmetim arasında
Mehdi bulunur, ömrü kısa olursa yedi, uzun
olursa dokuz yıl yaşar" deniyor. Bir hac
sırasında Kâbe'de inanan toplumlar tarafından
tanınmaya başladığında, son müceddid, yani yenileyici
Mehdi'nin, ahırete intikaline sadece yedi veya
dokuz yıl kalmış olacak. Dünyadaki ömrünün "son yedi
veya dokuz yılı!" (Bir ölçüt olsun diye, yaşadığımız
günde 2007'nin bittiğini varsayarsak, hani geçenlerde
milenyum kutlamalarıyla girilen 2000 yılından
buyana geçen zaman kadar kısa bir süre bunun tamamı...)
Peki, o zat çıkınca insanlar o güne kadar geçen ömürleri
boyunca önemsemeyip, itibar etmedikleri,
aramadıkları "onun ortaya koyduğu ilme" mi yönelecekler
ve öncesinde gerekli çalışmalarını yapmadıkları
manevi mertebelere mi bir anda erecekler?
İlim, gereğini yaşamak için değil mi? Gereği yaşanmadan
bir oluş sözkonusu mu bu yaşamda?
Varoluş gayesinde zerre kadar Rasûlullah ile amaç
birliği olmayanlar, ondan kendilerine her ulaşanı o güne
kadar geri çevirmiş olanlar, bir anda kucaklamaya mı
başlayacak inkâr ettiklerini?
Diğer yandan, Rasûlullah'ı kabul etmeyenler böyle bir
halde olduğunda, peki Rasûlullah'ı kabul edip
yaşamlarını ona göre düzenleyenler nerede, ne yapıyor olacaklar?..
Kendimize bakalım; biz neredeyiz, ne yapıyoruz?
Burası işin bir yönü...
(devam
edecek...)
www.ahmedbaki.com

21 Haziran
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
"Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah'ın o
günü uzatıp, Allah Rasûlü'nün adını taşıyan birinin
çıkacağı, ahlakı yönüyle Rasûlullah'a benzeyeceği ve
yeryüzünü adaletle dolduracağı" hadislerle
bildirilmiş... Zira, "Deccâl'ın çıkacağı ve İsâ
aleyhisselam tarafından öldürüleceği" de...
Hadislerle sabit "çıkacakları"...
Bazıları aynı kişi, bazıları farklı kişiler diye
yorumlamışlar...
Ahir zaman alâmetlerinden...
İnanıyoruz! Kimimize göre "gelecekler",
kimimize göre "gelmiş olmalılar"!..
Ama şöyle kendimize birkaç dakika ayırıp sakin kafayla
düşünelim:
"Gelişlerini" nasıl hayal ediyoruz?
Nasıl "gelecekler"?
"Geldiklerini" insanlar nereden anlayacaklar?
Nasıl tanıyacağız veya nasıl kabul edeceğiz onları?
Hobi olarak değil de ciddi olarak ilgileniyorsak bu
gerçeklerle ve bu yaşamın ciddiyetinin farkında isek,
sorgulamamız, çözmemiz gerekmez mi anlatılanları, neler
yaşayacağımızı veya yaşamakta olduğumuzu?..
Nasıl gelecekleriyle ilgili kafamızdaki muhtemel
senaryoları baştan aşağı şöyle bir gözden geçirelim! Her
birini seyredelim...
Bakalım... Ne bekliyoruz?.. Nasıl olmasını bekliyoruz?..
Bu oluşların sistemi nasıl?.. Neler olabilir, neler
olamaz?
Sihirli bir değnekle bir takım olağanüstü oluşlarla mı
"gelecekler"? Yaşadığımız sisteme bir tanrının
müdahalesi mi olacak o arada? Tanrının müdahalesi ve
doğaüstü mucizeleri olmadan olmaz mı bu işler?..
Yoksa, değişmez sünnetullah, Allah sistem ve düzeni
işlemeye devam mı edecek her zaman olduğu gibi
kesintisiz? Tıpkı Rasûllerin geçmiş zamanlarda
yaşadıkları gibi mi yaşanacak önümüzdeki süreçler de,
günümüz realitelerinde?
Her yiğidin yüreğinde bir aslan yatmakta... Bazı
Müslümanlar, imanlarından "emin" bir şekilde gönül
rahatlığıyla arkalarına yaslanmış bekliyorlar, sadık
"taraftar" edâsıyla, hazır... Bazısı, mecazların
kafasında yarattığı senaryolara ihtimal vermiyor ve
inkâr yolunu seçerek rahata çıktığını varsayıyor...
Bazısı da nasılsa tanrının bileceği iş diye uzaktan
izlemeyi yeğliyor...
Molla kılığında gelmelerini bekleyenler var... Derviş
edâsıyla gelmelerini bekleyenler var...
Eli kılıçlı beyaz at üstünde gelmelerini bekleyenler
var... Gökten uçarak yeryüzüne ineceklerini bekleyenler
var... Acaba inişleri kameralarla kaydedilecek mi diye,
merak edenler de!.. Önceden haber verilmez ve
kaydedilmez de gözden kaçarsa ne olacak, durum dünyaya
nasıl açıklanacak?
Geldiklerinde eskisi gibi, bir meydanda insanları
toplayarak birşeyler mi anlatacaklar?..
Ya da bir mabetten veya kürsüden vaaz vermeye mi
başlayacaklar cemaate?..
Yoksa daha güncel bir yöntemle, örneğin bir televizyon kanalının
haber saatinde "ben geldim" mi diyecekler? Ya
da, her nasılsa, başka bir yol mu izleyecekler?..
Allah Rasûlü Muhammed aleyhisselâmın bildirdiklerinin
gerçekleşeceğine inanıyorsak ve gerçeklere kör kalmak
istemiyorsak, sanırım ondan bize ulaşan bilgileri ciddi
biçimde sorgulamak ve anlamak durumundayız...
Dillendirildikleri günün koşullarıyla sınırlayarak
değil, "günümüz gerçeklerine göre"...
O halde, bugünün dünyası gerçekliğinde düşünmeye
başlayalım bunları!
Eğer bunu başarabilirsek, ilk önce şunu
farkederiz:
Hazreti İsâ ve Mehdi asla "gelmeyecek", hayal edildiği
gibi; asla...
Bunu iyi düşünelim ve nedenini sorgulayalım...
Neden?..
(devamı
gelecek yazıda...)
www.ahmedbaki.com

19 Haziran
2006 Pazartesi
Ahmed Bâki
Her gelişim, paralelinde birçok gelişimi de getiriyor.
Göremediğimiz gerçek bu! Tıpkı sulanan bir tarlada
yetişen ürünlerin yanısıra istenmeyen yabancı otların da
güçlenmesi gibi.
Bir tür oluşum hızlanınca, paralelinde
diğerleri de hızlanır. Ancak, o hız her birimi kendi varoluş
amacına doğru götürür... Denizden gelen lodosun meyveleri
tatlandırırken, kuru dalları kırıp geçmesi gibi...
Semadan (isimler –esma boyutundan) gelen
her dalga da, ölçüsüne, varoluş gayesine göre amacına
erdirir, açığa çıktığı her birimi.
Hakikat ilmi açıldıkça, örtüsü de
beraberinde yayılıyor günümüzde! Hızla!
Bir yanda Allah Rasûlü’nün ilmi; saf,
orijin, asıl!
Diğer yanda, farkı farkedemeyenler için
“aynı” veya ”sanki benzerleri(!)”!
Nice bilgi bombardımanının vakti şimdi!
Ne doğru, ne yanlış, karışacak birçok kafada! Pek çoğu
ayırt edemeyecek rahmanî olandan şeytani olanı. Bir yanda Kur'ân
ve Hadisler ışığında “teklik”, “kader” gibi en temel
konularda dahi hakikat ilmi ehlinden açılırken, diğer yanda
örtüsü de yayılacak üzerine bu kez örtü ehlinden kendince doğru
bildiğiyle... Keşfedilip çözülenler oldukça aydınlatan,
keşfedilip çözülenler de olacak aydınlığın önünü kendi
parıltısıyla kapatmaya çalışan! “İnsanın kaderi çözüldü” denecek,
“herşeyin sırrı keşfedildi”, denecek! “Bak, o da evrenle
bir olalım diyor, sevmekten bahsediyor, affedelim
diyor”, denecek!.. “Şunu da yapalım, ruhsal enerji
veriyormuş”, denecek! Duyacağız: “Gelecekte şöyle
olacakmış, Astroloji bunu söylüyormuş! Bilim böyle
diyormuş!” Dahası...
İnsanlara yeni çözümler önerilmeye devam edecek: “Gelin
birlik yoluna, altın çağa girelim!”, “Biraz özverili
olalım, bazı şeylerden vazgeçelim, biz de onlar gibi
olalım; onlar hakikati
yaşıyorlar”... Ya da, “doğrusunu biz bulduk, onlarınki
yanlış, bize gelin!..” Ve daha nicesi, saymakla bitmesi
mümkün değil!.. Ama hepsi de adetâ hakikat gibi...
Peki ama, amaç ne bütün bu ortaya atılanlardan?
Nereye kadar?
Ne için?
Peki ya sonuç?
Bunlara pek bakan olmadığından yayılacak karanlığın örtüsü
aydınlığın üzerine elbette. Açtığı gibi örtecek de sistem kendini...
GİZ'li Gülşen'de baştan sona değindik
bu konulara, yıllardır...
Kimi ayırt edebilecek hakikati ile
oyalayıcısını, görebilecek saf kaynak suyunun bulanık
sudan farkını; kimi de ayırt edemeden heba edecek ömrünü
boş hayaller ardında... Ama herkes neticede kendi
hedefine, kendi varoluş gayesine erişecek. Hiç haksızlık
olmadan!.. Kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü!..
Sistemin işleyişine yön veren, ismi
“adl” olan ana kuvvenin bir sonucu bu... Herkes ne için
varolmuşsa onun yolları kendisine kolay gelir ve
kendisine kolaylaştırılmış o yoldan da yine varoluş
gayesiyle rızıklandırılır. Bizler ilmini ve yaşam
amacını paylaştığımız ve kendilerinden yeni şeyler
öğrendiklerimize yakınlaşırken, bizim ilmimizi paylaşan,
bizden birşeyler öğrenenler de bizlere yaklaşırlar.
Böylece aslen aynı gaye için yaşayanlar, aynı
kaynaktan gelen ilmi paylaşan, birbirlerinden
birşeyler öğrenenler, kendi yollarından birbirlerini
bulurlar. Başkaları da kendi yaşam amaçları için kimden
birşey öğreniyorlarsa onlara yaklaşırlar. Onlara değerli
gelen de onlardır, onlardan kopamaz vazgeçemezler...
Amaç birlikteliğinde “taklidin ve taklitçiliğin” kimseye faydası olmaz.
Taklit ehli, taklidin tolere edildiği bir yere kadar
yoldaş olabilir hakikat ehline, fakat tahkik gözünden
mahrum olanların er-geç yolu ayrılır; ondan sonrasını
göremedikleri için.
Sistem, tahkik ile taklit ehlinin
birbirinden ayrılmasını sağlayacak şekilde işler
aslında. Ancak bunu herkes göremez ve göremeyenler,
herkesin de göremediğini zannederler...
Hakikat, örtüsü ile birlikte yayılır;
hakkedenler hakkı görebilsinler, hakketmeyenler de kendi
yollarında yürüsünler diye! Zira, yeryüzüne dalga dalga
gelen hükümler, insanların değer yargılarını taşımazlar.
Açtığında, aynı zamanda kapatır da; çünkü, açılanı
kapatacak olanı da açar o hüküm. Böylece adalet yerini
bulur... Su rahmettir Rahman'dan gelen, hem can verir, ama
hem de can alır. Bilgi de öyle, hakikati gösterip hayat
buldururken, diğer yandan hakikati örter de
açtıklarıyla. Rahmettir hep, iyilik ya da kötülük için
inmezler, varoluşlarının gereğini yerine getirirler.
Ehliyle şekillenir sadece hayır da şer de, kaynağında
yoktur bu ayrım!
Hakikat ehli, hakikat yolunda, “Allah için” karşılıksız
hizmetini yerine getirirken, isim ve şekilce onlara
benzemeye çalışan, ancak bireysel çıkar ve dünyevi
kazancı amaç edinmiş olanlar, benzer isim ve resimler
kullanarak gözünü boyamaya devam ederler gözü boyanmak
için varolanların.
Aynı paralelde, tahkik ehli, sistemli
düşünceyle ve bütünü gözeterek, herşeyin yerini görür.
Fakat taklit ehli, adeta bilgi bombardımanına maruz
kalmış gibi ne yana gideceğini şaşırır, sersemleşir;
doğrusunu, yanlıştan ayırt edemez; kâh hepsini biraraya
yığar, kâh ayıklar! Algı kapasitesinin ötesinde kalan
farklılıkları farkedemeyince, algıladığı kadarıyla
hepsini aynı şey zanneder! Batılıların, ilk kez gördüğü
uzak doğuluları birbirine benzetip, hepsini aynı zannetmeleri
gibi... Farkı göremezler!..
Onun için, insanın bilincinin
sınırlarını genişleterek “kaynağı”, yani Allah Rasûlü’nü
farkedebilmesinin, farkı farkedebilmesinin, önemi daha büyük bu zamanda! Yoksa, bu
enformasyon bombardımanında sersemleşmek işten bile
değil!.. Bırakın, “tanrı, peygamber, ermiş, şeyh, mürşit”
gibi günün gerisinde kalmış payelerle nefsini yüceltmeye
çalışanlardan uzak durmayı, bunların yumuşatılmışı ve
daha moda gibi duran “derviş”, “sufi”, “aydın”, vs. gibi
sıfatları kendine yakıştırarak cin fikirlilik
edenlere dahi kanmayın! Ve sakın, Allah'a ve Rasûlü'ne
yapamayacağınız gibi, Allah Esması'na da “...ciğim,
cığım, cicim” gibi ekler takarak kendinizi
karşınızdakinin hakikatinden perdelemeyin, isterseniz! Kendiniz
için!
Her zaman olduğu gibi günümüzde de
insanları, yaşanan bu cehennemden kurtarıp cennete
erdirecek tek ilim, Allah Rasûlü’nden gelen ilimdir ve o
ilimde insanın tek bir vasfı vardır –ismi değil– o da
Allah kulluğu! Ne mutlu farkedebilene!
www.ahmedbaki.com

13 Haziran
2006 Salı
Ahmed Bâki
Geçtiğimiz günlerde haber sitelerinde kozmik ışınların insan genetiği üzerindeki
etkileri konusunda yayınlanan haberlere geçmeden önce hafızalarımızı biraz
yoklayalım:
Evrensel Sırlar kitabında
Sekizinci günde, Cem'in, çeşitli takımyıldızların yaydıkları
ışınların insan beynini nasıl programladığı sorusuna Elf şu cevabı vermişti:
“Cem, henüz beyin bilgisi konusunda çok ilkelsiniz!.. Bunu anlamanız çok güç...
Ama gene de elimden geldiğince basite indirgeyerek açıklamaya gayret edeceğim...
Sizin eskiler, yani bundan üç-dört bin sene önce yaşayıp bu gerçeği
algılayanlar, takımyıldızlardan gelen bu tesirleri ilk defa anlayıp
değerlendirebilenler, yaptıkları ön çalışmalar sonucunda onlardan gelen
tesirlerin kesinliğini anlayınca, araştırmaya başlamışlar... Böylece de Güneş
sisteminizi çevreleyen daireyi 12'ye bölerek, ve hayâli şekle göre isimlendirmek
suretiyle 12 burç vardır, demişler...
Esasen çevrenizdeki takımyıldız sayısı bu rakamın üzerindedir ama, onlar diğer
takım yıldızlardan gelen tesirleri de bu 12'nin içinde düşündükleri ve
değerlendirdikleri için, tesir itibariyle farketmez!..
Evet, bu takımyıldızların her birinin değişik frekanslı dalgaları her an
dünyanızı etkilemektedir... Ve gene bu takımyıldızlardan gelen öyle ışınımlar
mevcuttur ki, saniyeler içinde dünyanızın üzerinde bulunan nesneler ve
dünyanızın içinden geçerek öbür taraftan yoluna devam eder gider...
İşte sizin beyniniz daha ana rahminde çeşitli takımyıldızlardan, değişik
frekanslı kozmik ışınım bombardımanına tabiî tutulur...
Bu kozmik ışınlar, hücre yapınızın özündeki DNA ve RNA diye isimlendirdiğiniz
genlerinizi dahi etkileyerek çeşitli şekillerde programlar meydana getirir.
Dünya üzerindeki nesil-ırk-tür farklılaşmaları MUTASYON adıyla tanımladığınız,
kozmik ışınların genetik düzen üzerindeki etkileri ile meydana gelmiştir.
Eskiler bu işlemi mecâzî bir şekilde, benzetme yoluyla anlatmaya çalışırken;
'melekler, insanları ve canlıları etkileyerek ilâhî istek istikametinde
düzenler' demişlerdir.
Bilim adamlarınızın bugün hâlâ çözemediği tür ve ırk
sıçramalarının, temelinde hep mutasyon diye adlandırdığınız, kozmik ışınım
etkileri, yâni, ASTROLOJİK ETKİLER ya da bir başka ifade ile meleklerin
tasarrufları yatmaktadır.”
Bu bilgiler ışığında
1991 yılında kaleme aldığımız 'ASTROLOJİ:
Yeni Milenyumun Popüler Bilimi' başlığı altındaki
değerlendirmelerimize
Holografik Bakış isimli kitabımızda yer verdik.
Orada 'DNA moleküllerinin içiçe
olduğu kozmik ışınım' bölümünde şu tespitler yeralır:
“Canlılarda, doğal olarak genetik dizilimi etkileyebilen ve değiştirebilen
yegane enerji kaynağı “kozmik ışınlardır.” Canlı evriminde meydana gelen
mutasyonların büyük bir kısmının kozmik ışınlar tarafından gerçekleştirildiği
tespit edilmiştir. Çünkü, her an dünya atmosferini bombardıman altında tutan
kozmik ışınım ve atmosferden geçerek yeryüzüne ulaşan özellikle sekonder kozmik
ışınlar çok yüksek enerjiye sahiptirler. Eğer saniyenin binde biri kadar bir
sürede, bir ışınım bir DNA molekülüne çarpar ve parçalarsa, DNA dizinini meydana
getiren iki kolonun taşıdığı bilgi kaybolabilir veya kopan parça bir başka
biçimde farklı bir yere eklenerek yeni bir gen yapısının meydana çıkmasına sebep
olabilir. Hatta, böyle bir değişim yalnızca bazların dizilişinde bir yer
değiştirme ile de olabilir; bir gen yepyeni bir özellik kazanarak ortaya
çıkabilir. O kadar ki, örneğin göz renginden sorumlu bir gen, yepyeni bir
özellik kazanarak “mavi göz” genine dönüşebilir.
Yeryüzündeki organizmaların genetik yapısını belirleyen DNA dizinlerinde meydana
gelen böyle bir değişimle ne kadar içiçe olduğumuzu farkedebilmek için şu örnek
yeterli olacaktır: Güneşten gelen ultraviyole ışınlar altında bir kaç saatlik
güneş banyosu yapan birinin derisinde yüzbinlerce hücrenin DNA yapısı
değişikliğe uğrar...
Varın buna göre, beynin oluşumu sırasında ve yaşam boyunca maruz kaldığı kozmik
ışınların etkilerini siz düşünün. Üstelik, aslında esas etkileşim bizim
gözlemleme imkanımız dışında, atomaltı, kuantum altı boyutlarda
gerçekleşmektedir.
Dünya üzerindeki organizmalar için bu ışınımların en güçlü kaynağı güneştir.
Güneşten gelen kozmik ışınımın yoğunluğu dolayısıyla gündüz saatlerinde beynin
konsantrasyon yeteneği ve hassasiyeti geceye göre zayıflar. Radyo dalgaları
bloke olur, örneğin gece rahatlıkla dinlenen kısa dalga istasyonlar gündüzleri
dinlenemez. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz...
Güneşten gelen ışın yağmuru gibi, evrendeki çeşitli takım yıldızlardan
(burçlardan) dahi her an yeryüzüne ulaşan kozmik ışınlar, bizlerin yapılarından
çok çok kısa sürelerde geçmekte ve etkilerini oluşturmaktadırlar. Hücre
faaliyetlerini düzenleyen DNA dizinleri bir yandan hücre biyokimyası ile
biyoelektrik etkileşim içerisinde iken, diğer yandan atomaltı boyutun canlıları
olan kozmik ışınlar ile etkileşim içerisindedir...”
Şimdi de, haber sitelerinde henüz yayınlanmaya başlayan ve her an kozmik ışın
yağmurunun içinde yaşadığımızı; örneğin, bazı canlı türlerinde gözlenen
mutasyon yoluyla ani değişikliklerin ve yeni türlerin ortaya çıkmasının
nedenleri arasında kozmik ışınların olduğunu açıklayan bilimadamlarının
görüşlerine
yerveren bir habere göz atalım.
www.ahmedbaki.com

10 Haziran
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
“Dua ve zikir için, Arapça ses kurallarına sıkı sıkıya uymak zorunlu mudur?
Arapça zikirleri veya Kur'ân'ı Latin harfleri ile yazılmış şeklinden okuyorsam
ve bazı harflerin seslerini tam çıkartamıyorsam, zikirden fayda sağlamam mümkün
değil midir?”
Zaman zaman aldığımız bu türden sorulara cevap olarak ve benzer tereddütlerin
giderilmesi açısından, web'den de
indirerek dinleyebileceğiniz Hazine başlıklı Expo Channel sohbetindeki aşağıdaki açıklama yeterli olacaktır umarız.
“... Birileri çıkıp Kurân,
Latince harflerle okunamaz diyerek Arapça harflerle yazılmışı okumasını
bilmeyenlere bu yolu kapamakta!.. Taklit ehli olanlar da hemen bu fetvayı tekrar
etmeye başlıyorlar...
Önce... Bir Türk'ün, hele hele otuzundan - kırkından sonra, ayın çatlatarak, gayın
gatlatarak Kur'ân okuması kolay kolay mümkün değildir! Tıpkı bir Fransız gibi
Fransızcayı telaffuz edemeyeceğiniz gibi. Sizi bilmem ama ben küçük yaşta
Amerika’da yetişemediğim için İngilizceyi de ana dili Amerikanca olan Amerikalı
gibi konuşamam. Anlatırım derdimi, ama onlar gibi her kelimeyi telaffuz edemem,
Arap gibi harfleri de çatlatamam; bu bir...
İkinci ve esas önemli yanına gelelim şimdi olayın. Kelimeler beyinde görsel
algılamanın sonucunda tekrarlanır ve sonra dile düşer. Bakın, bunu lütfen iyi
anlamaya çalışın çünkü ben yeterli anlatamayabilirim. Göz, harf şekillerini
beyine ulaştırır bir elektrik sinyali olarak, belli bir dalga boyu olarak. Beyin
o dalgayı deşifre ederek veri tabanındaki harflere benzetir ve hayal merkezinde
'El Musavvir' ismi mânâsınca suretlendirir, görüntüye dönüştürür; sonra da
dile yollar gırtlaktan geçerek.
Dil, olayın en son safhasıdır. Önemli olan beynin o kendisine gelen elektrik
mesajındaki, elektrik dalgasındaki anlamı deşifre etmesidir, şekillendirmesi
değil. Buraya kadar olan işlem, dünyanın her yerindeki insanla ortak işlemken,
gırtlaktan dile uzanan kısım yöreye göre değişkendir.
Önemli olan beyine ulaşanın anlamıdır, düşünen beyinler için. Olayın anlamsal
derinliğine giremeyenler ise dile veya göze dayalı materyalist bakışla konuları
değerlendirir, Din'i anlarlarken. Dolayısıyla siz Kurân kelimelerini kolayınıza
gelen yoldan kelimeler hangi harfle yazılmış olursa olsun okuyun ve esas önemli
olan yanı, o kelimelerin anlamlarını öğrenip değerlendirmeye çalışın. Bizim kırk
küsur yıllık çok yönlü incelemelerimizin edindirdiği kanaat budur; takdir size
ait.”
www.ahmedbaki.com

8 Haziran
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Kelime-i tevhidin birinci kısmı olan “la ilahe -ötede tanrı olamaz” anlayışının değişik düzeylerdeki tezahürleri olan ve günümüzde yaygın olarak bilinen Taoizm, Budizm, Kabala,
Hıristiyan mistisizmi gibi ekollerin her birisi, aslında Nebi ve Rasûller tarafından insanlığa tarih boyunca açıklanagelmiş ve Hazreti Muhammed aleyhisselam ile ikmal bulmuş olan yegâne DİN'in, insanların kapasitesi ve gücü nispetinde algılanması ve kavranmasının birer sonucudur.
Geçtiğimiz yüzyılda özellikle Batı dünyasında yaygınlaşan bu ekollerden Taoizm’in sözettiği
“hiçliğe erme”, yahut Budizm'in önerdiği “Nirvana’ya ulaşma”, yahut “Yehova’yı bulma”
vs. gibi nihaî hedefler, aslında kişinin bireysel varlığının “hiç” olduğunu hissedişi
mertebesini tanımlayan ifadelerdir!
Ancak, İslâm Tasavvufu'nda “fenâfillah” tanımıyla vurgulanan bilincin seyir hâli, dünyevi sıkıntı ve ıstıraplarından kurtulabilmenin yolu olarak yaşamdan el etek çekmek suretiyle
Budizm'de ulaşılması amaç edinilen Nirvana'dan veya diğer inanış biçimlerindeki benzer karşılıklarından mutlaka ayrı değerlendirilmesi gerekir.
Çünkü, herşeyden önce İslâm'ın derin manevi anlayışı olan Tasavvuf “kavramları”, içerdikleri gaye ve bilincin bunları deneyimlediği süreçler itibariyle diğer tüm ekollerden farklılık arzeder. Zira, Tasavvuf anlayışına göre, temelde eksiksiz ve bütün tek bir orijin DİN vardır ve tüm
“inanış biçimleri” (din“ler” değil) insanların idrak kapasitelerine göre bu tek DİN'den ne anladıklarıdır!
Tasavvuf'ta insan için dünyadaki en önemli şey, beynini, “ölümötesinde” kendisini mutlu kılacak şeyler yapmak suretiyle değerlendirebilmesi ve bilincinde bunun melekelerini kazanabilmesidir ki bu da ancak kendi varlığının özünde
“Allah” ismiyle işaret edileni, iman etmek suretiyle bilip, bulup, gereğini yaşamak için varolanların erebileceği bir nimettir.
Kişinin kendi bireysel varlığının ve evrenin varlığının gerçekte ismi “Allah” olan indinde
“yok”luktan ibaret olduğunu, hakikatte “var” olanın yalnızca “ALLAH” ismiyle işaret edilen olduğunu farketmesi ve bu farkediş sonucunda kendi yokluğunu, hiçliğini yaşayabilmesidir,
“fenâfillah”
mertebesi diye işaret edilen. Bireysel anlayış ve değerlendirmelerin hükmünü yitirmesi, silinmesi şeklinde bunların kaydından kurutulmanın yaşandığı süreçtir bu
hâl.
Bu hâli yaşayan bilincin, bireysel kayıtlara bağlanmadan ALLAH ismiyle işaret edilene yönelişinin adıdır
“vahdet” yaşantısı diye tanımlanan süreç. Ancak, buradaki yaşantının “vahdet” bilinci niteliği kazanabilmesi için,
“tanrılık kavramının silinmesi, hükmünü yitirmesi” süreci beraberinde, varolanın
sınırsız ve sonsuz tek “Allah” olduğu realitesine yönelimin devamlılığı esastır.
Dolayısıyla Tasavvuf'ta “fenâfillah” diye bilinen hâl, olayın derinliğini düşünmeyenler tarafından Nirvana ve benzeri amaçlarla bir tutulsa dahi, hakikatte bunların hepsinden farklı bir anlam ve özellik taşır.
Herşeyden önce değişik inanç biçimleri ve öğretilerde, “fenâ”ya karşılık geldiği
varsayılan hâller “nihai hedef ve amaç” iken, Tasavvuf'ta “fenâ” asla
nihaî
hedef değildir; tam aksine hedefe yönelimi güçlendiren bir araç ve geçilmesi
arzulanan bir süreçtir! Hedef Allah'ta yokoluş değil, Allah'ı yaşamaktır, Allah
kulu olarak.
Dahası, “fenâfillah” diye tanımlanan bu sürecin kemalâtı ile birimsellikten arınan bilinç için aslında işin başlangıç noktasıdır burası!
Fenâ, amaç olmadığına göre, o kemali yaşayan bilincin, “bakabillah”
tabiriyle tarif edilmiş olan, Allah bakışı ile aktif yaşamın içerisine dönmesi gerekir. Zira, fenâdan sonra,
“çokluk” şeklinde algılanan aleme tenezzül
ve kendi özünde bulduğu Allah'a ait özellikler ve kuvveleri Allah iradesi yönünde
(ortaya konanın Allah iradesi olduğunun bilinciyle) ortaya koyma sürecinin yaşanması esastır.
Yani, sisteme yön veren ana kuvveleri ve bilinci 'özünden gelen bir biçimde'
değerlendirmek... Bunun sonucunda da, Allah kulu olarak varolmuş, kendiyle aynı yolculuğu yapan tüm birimlerle
dünya yaşantısına dahil olmak, ayrım gözetmeksizin onlara hakkın gözüyle bakmak ve hatta Haktan aldıklarını
çevresine
vermek suretiyle varlığa katılımını ve hizmetini sürdürmek durumundadır. “Benlik ile benlikten doğan zanlar ile
ifna olmak, fakat Allah ile hay ve kayyum olmak” diye tanımlanır burası.
Dolayısıyla, fenâ mertebesine ermiş olmak, varsayıldığı gibi kemale erişmiş olmak değildir! Allah“TA” (fenâ-'Fİ'llah) yokluğunu farkeden bilincin, nasibinde varsa eğer, Allah İLE (baka-'B'illah) varolması, süreci
sözkonusudur ki bunun hasılası Allah Bâki'dir hükmünün somutlaşmasıdır. Bunda da, yaşamın dışına çıkmak
değil, yaşamda varolmaktır esas olan! Hakk'a, büründüğü her surette hakkını
vererek... İşte, Rabbül alemine tahkiki iman bu süreçte yaşanan bir özelliktir ancak...
Dairenin birinci yarısı “fenâfillah”, diğer yarısı “bakabillah” boyutlarının yaşanmasıdır ki,
“tevhid” bu iki sürecin bilinçte bütünlüğü ve birlenmesi ile
ilk çıkış noktasına varıştır.
Bu esas dolayısıyladır ki, Kurân'da ısrarla amelin gerekliliği vurgulanmakta,
inananların aktivasyonu beraberinde doğru tavır ve duruşu almaları teşvik edilmektedir! Pasiflik, atalet, geride kalmak,
orijin DİN'in değil, yanlış ve eksik kavrayışın sonucudur; yarı yolda
kalmışlığın işaretidir! Bu sebeple, DİN'de hakikate erme amacıyla yaşam realitesinden kaçışı gerektiren
“ruhbaniyet” dahi menedilmiştir. Bu anlamda, Tasavvuf ehlinin Hakk'a ûrucu ne kadar kapsamlı ve derinlikli gerçekleşir ise, halka dönmesi ve insanlara onlar gibi yaşayarak hizmeti yani nûzulü
de o derece güçlü gerçekleşir. “Ben de sizin misliniz olan beşerim” hadisi ile
bu boyutun kemaliyle yaşamına işaret eden Hazreti Rasûlullah, ortaya koyduğu
Nübüvvet işleviyle bunun yeryüzündeki en mükemmel örneğidir.
www.ahmedbaki.com

7 Haziran
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
“Manyetik
alanların hava verilmiş suyu etkilediği bulundu.”
Institute of Physics (Fizik Enstitüsü) Yayınları
arasında yeralan ve Yüksek Enerji Fiziği konusunda dünya
çapında en son gelişmelerin yayınlandığı önde gelen
Uluslararası Yüksek Enerji Fiziği Dergisi CERN
Courier’in 46.cilt, 2. sayısındaki makalenin başlığı
böyle.
Devamında ise şunlar vurgulanmaktadır:
“Fizikçi ve kimyacılar suyu ne kadar çok incelerlerse,
suyun gerçekten o derece gizemli bir madde olduğunu
keşfediyorlar. Japonya’daki Shinshu Üniversitesi
bilimadamları Ichiro Otsuka ve Sumio Ozeki, manyetik
alanların saf suyun fiziksel özelliklerini
değiştirmemesine rağmen, distile oksijen ile suyun
vibrasyonal spektrumlarını ve elektrolitik potansiyelini
değiştirdiğini keşfettiler.
Ekip ayrıca havayla muamele edilen suyun kalsit
formasyonunu etkilediğini de tespit etti. Vakumla
distile edilmiş suda manyetik muamelenin kalsit kristal
formasyonu üzerinde etkisi olmazken, suyun havayla veya
oksijenle muamele edildiğinde kristalin hem X ışını
(röntgen) difraksiyonu imajları ve hem de SEM denen
elektron mikroskobu tarama imajları belirgin
farklılıklar göstermiştir. Ekibin vardığı manyetik
alanların su üzerindeki etkilerine rağmen, bilimadamları,
“olayın modern bilimin gözünde
hâla
şaşkınlık yarattığını” itiraf ediyorlar…”
SEM imajlarının görüldüğü bu
sayfada ise, yukarıdan aşağıya doğru
sırasıyla, (a)manyetik muamele yapılmamış vakumla
distile edilmiş su, (b)manyetik muameleye tâbi tutulmuş
vakumla distile edilmiş su, (c)hava verildikten sonra
manyetik muameleye tâbi tutulmuş vakumla distile edilmiş
suyun mikro görüntüleri yeralmaktadır.
Nisan ayı Bolgda
“Okunmuş suyun etkisini bilim de kanıtladı” başlığıyla değindiğimiz bu konuda
Ruh-İnsan-Cin ile Dua ve Zikir kitaplarında yeralan şu
vurguları tekrar hatırlayalım:
“Bu arada ortaya bir kap içinde su konur ve okunan dualar bu suya üflenerek daha
sonra bu kişiye peyderpey içirilirse daha da tesirli olur...”
(Ruh-İnsan-Cin
kitabı, Cincilik ve Büyücülük bölümü.)
“... cinnî etki altında olanların, büyü yapılmış olanların, Âyet-el
Kûrsî ile beraber 41 defa bu sûreyi (Muavizeteyn de denilen Kul eûzü’leri)
okuyup, ayrıca bu okuma sırasında, nefesi suya üfleyip içmenin bir hayli faydalı
olduğu da çeşitli kaynaklardan bize ulaşmıştır.” (Dua ve Zikir kitabında
“Kul Eûzüler”
başlıklı bölüm)
www.ahmedbaki.com

6 Haziran
2006 Salı
Ahmed Bâki
Önce,
web sitemizde sunduğumuz Dua ve Zikir kitabındaki şu ifadeleri dikkatle
okuyalım:
“DUA esas itibariyle, beynin 'yönlendirilmiş
dalgalarıdır'.
Evrenin ilk oluşumu, Allâh tasavvurunun, ilim boyutunun
enerjiye ve kuantsal yapıya dönüşümü ile meydana geldiği
gibi; insanın bütün istek ve arzuları dahi, bilincin
ilim boyutundan kaynaklanan istek ve arzularının beyinin
yönlendirilmiş dalgalarıyla yoğunlaştırılması suretiyle
meydana gelir.
Bu sebepledir ki, konsantrasyon ne derece güçlü olursa,
DUA'ya icâbet de o derece süratli olur. Bunun için
denmiştir, 'mazlumun duası yerde kalmaz; ah alan felâh
bulmaz!.'
Zirâ, o 'âh' eden kişi, öyle bir sıkıntı ile, öyle bir
konsantrasyon ile, menfî beyin dalgalarını o kişiye
yöneltir ki, o yayın okundan kurtulmak asla mümkün
olmaz.
Dedesinde çıkmasa, torununda çıkar o 'âh'ın neticesi!..
Nasıl mı, çok basit!..
Dedenin aldığı 'âh' dalgaları, onun öyle
bir genetik düzenini etkiler ki; neticesi kendisinde
ortaya çıkmasa bile, çocuğunda veya torununda genetik
intikâl dolayısıyla ortaya çıkar; ve dedesinin cezasına
mâruz kalır. İşte bu yüzden denmiştir, 'Dedesi erik
çalmış, torunun dişi kamaşmış' diye...”
Bu tespitlerin paralelinde, yavaş yavaş ortaya çıkan
bilimsel bulgular da, insanların yaptıklarının sadece
kendilerini değil, gelecek nesiller boyunca, çocuklarını
ve torunlarını dahi etkilediğini ortaya koymaktadır.
Bu konuda aşağıda çevirisini verdiğim,
BBC'nin Bilim ve Doğa sayfalarında
yeralan, genlerin etkileri konusunda son bulgularla
ilgili makalenin alt başlığı şöyle diyor:
“Bilim adamları genlerinizin kısmen atalarınızın
yaşadığı deneyimler ile şekillendiğine inanıyorlar.”
Şimdi bu makalenin önemli kısımlarını okuyalım:
“Biyoloji, kalıtımın anlaşılması konusundaki değişimin
kıyısında duruyor. Epigenetiklerin −genler üzerindeki
gizli tesirlerin− keşfedilmesi hayatımızda her bakımdan
etkili olabilir.
Bu yeni araştırma alanının merkezinde basit fakat tatmin
edici bir görüş yatmakta: Genlerin hafızası var!
Dedeleriniz ve ninelerinizin yaşadıkları −soludukları
havadan, yedikleri yemeğe, gördükleri şeylere kadar
herşey− yıllar sonra sizi direkt olarak etkiliyor; siz
bunları kendiniz yaşamamış olsanız bile. İş böyle
olunca, sizin hayat boyu yaptıklarınız da aynı şekilde
sizin torunlarınızı etkilemektedir.
Geleneksel görüşe göre, DNA bütün kalıtsal bilgileri
taşıyor fakat bireyin hayatı boyunca yaptığı hiçbir şey
biyolojik olarak çocuklarına geçmiyordu. Ancak,
Epigenetik, genlere DNA’nın ötesinde tamamen yeni bir
boyut kazandırıyor. Buna göre, genleri açıp kapayan
şalterlerin oluşturduğu bir kontrol sistemi mevcut ve
beslenme, stres gibi yaşadığımız şeyleri bu şalterleri
kontrol edebiliyor ve insanlarda kalıtsal değişikliklere
yol açabiliyor.
İsveç’in ücra bir kasabası Överkali’ de doğum ve ölüm
kayıtları üzerinden yapılan araştırmalarla geleneksel
inanışları altüst eden önemli bulgular elde edildi.
Londra’daki Çocuk Sağlığı Enstitüsü’nde Klinik Genetik
alanında Profesör Marcus Pembrey ve birlikte çalıştığı
İsveçli araştırmacı Lars Olov’un bulgularına göre,
çevresel etkiler alt kuşaklara taşınmaktadır. Büyükanne
ve büyükbabaların başlarından geçen kıtlık gibi
sıkıntılı dönemlerin izleri, onların torunlarının ömür
beklentisini etkilemektedir.
Cambridge Babraham Enstitüsü Profesörü Wolf Reik ise bu
gizli hayalet dünyayı araştırmaya yıllarını vermiş. O
da, fare embriyolarının bile manipüle edilmesiyle,
genleri açıp kapatan şalterin kontrol edilebileceğini
ortaya koymuş.
Reik’in araştırmasının ileri safhalarında gözlemlediği
bulgu ise, bu şalterlerin kendilerinin kalıtsal
olabileceği gerçeği. Bu, bir olayın “hatırasının”
nesiller boyu iletilebilmesi anlamına gelmektedir. Basit
bir çevresel etki genleri açıp, kapatabilmekte ve bu
değişiklik sonraki nesillere aktarılabilmektedir.
Genlerin sadece nesilden nesile geçmesi değil,
açılıp-kapanması olayı biyolojide yeni bir alan.
11 Eylül 2001’de meydana gelen trajik olaylar sonrasında
Newyork Mount Sinai Tıp Fakültesi'nde çalışan Rachel
Yehuda isimli psikolog, Dünya Ticaret Merkezi içerisinde
yahut yakınında bulundan hamile bir grup bayan üzerinde
stres nedeniyle meydana gelen etkiler ile ilgili bir
araştırma yürüttü. Yaptığı araştırmalar sonucunda,
stresin neden olduğu etkilerin kuşaklar boyunca devam
edebileceğini ortaya çıkardı. Bu arada, Washington State
Üniversitesi'nde yapılan bir araştırma, zehirli ilaçlara
maruz kalma sonucunda farelerde meydana gelen biyolojik
değişikliklerin en azında dört nesil boyunca etkisini
sürdürmekte olduğuna işaret etmektedir.
İnsanların yaptıkları, sadece kendilerini değil, gelecek
yıllarda nesiller boyunca çocuklarının ve torunlarının
sağlıklarını da etkilemektedir.”
Evet, bu tesbitlerin de ortaya koyduğu üzere, genetik
konusunda bilgimiz arttıkça görmekteyiz ki, kalıtımın
rolü tahminlerimizin çok fevkinde önemli...
www.ahmedbaki.com

3 Haziran
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
Diet veya Light diye etiketlenmiş, içerdikleri aspartam
maddesiyle bilinen özellikle kolalı
içecekler hakkında pek çok bilinmeyen sağlık riski uzun zamandır
internette dolaşmakta ve zararları sıklıkla nöronlar ve
beyinle ilişkilendirilmektedir.
Bunlar yanısıra, “gazlı” diye bildiğimiz fosforik asitçe zenginleştirilmiş
içecekler konusunda da her geçen gün araştırmacıların
yeni tespitleri ve düşündürücü makaleleri yayınlanmakta
ve ilişkilendirildikleri sağlık sorunları artmaktadır.
http://www.judithvalentine.com/soda.html
adresindeki sayfaya girerek bu konularda yayınlarıyla tanınan
bir araştırmacı doktorun sitesindeki İngilizce makaleleri
okuyabilirsiniz.
Bu bilgilerden yararlanılarak hazırlanmış geniş ve
ilginç Türkçe yazıları da
aşağıdaki web sayfalarından okuyabilirsiniz.
Diyet Meşrubat içindeki 'Aspartam' maddesiyle
zehirleniyoruz:
Sakarin veya diyet (diet) şekeri olarak tanınan, şeker
hastaları tarafından genellikle şeker yerine kullanmakta
olan ve buna ilaveten 100'e yakın yiyecek ve içecekte
tatlandırıcı olarak kullanılmakta olan tatlandırıcıların
zararları... Kola kutularının üzerindeki “soğuk içiniz”
yazısının lezzet için yazılmadığı, çünkü ısındıklarında
içindeki maddelerin zehire dönüşmekte olduğu, ve daha
niceleri...
(yazının tamamı için tıklayın).
Hazır içecekler tehlikelerle dolu:
Gazlı içeceklerin her gün yeni bir zararı ortaya
çıkıyor. Uzmanlara göre, günde sadece bir - iki kutu
içmek dahi birçok soruna sebep oluyor. Gazlı içeceklerle
en fazla ilişkilendirilen sağlık sorunları neler? Günlük
sıvı ihtiyacınızı karşılamak için hangi içecekleri
içmeliyiz?
(devamı için tıklayın).
GİZ'li Gülşen'de geçtiğimiz yıllarda
Beyin Sağlığı
başlığıyla (91 nolu makale) beslenme ve sağlık konularında önemli kısa
bilgiler aktarmıştık.
Doğada en çok rastlanılan elementlerden biri olan
alüminyumun vücuda fazla miktarda alınmasının başta
çeşitli kemik hastalıkları olmak üzere, Alzheimer gibi
nörolojik hastalıklara yol açtığı, diyaliz hastaları
için ise son derece sakıncalı olduğu bilinmekteydi. Son
araştırmalardan elde edilen sonuçlara göre yüksek ısıda alüminyum
folyoya sarılarak pişirilen kırmızı etin alüminyum oranı
yüzde 90-400 artıyor ve vücuda zararı o nispette
hızlanıyor.
www.ahmedbaki.com

|
|

Anasayfa
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|