English | Türkçe

 

"Tasavvuf ve Modern Bilimin açıklamaları ışığında
düşünsel derinliğiyle İslâm Dini..."

 
 

Yazar Hakkında

Temel Bilimler ve Mühendislik dallarında Türkiye'de ve Amerika'da eğitim gördü. İnternet sitesi yanısıra, "Bilim ve Teknik", "Ultra" ve "Popüler Bilim" gibi dergilerde makaleleri yayınlandı.

 

“Kurtla kuzuyu ayırmaya geldim!”

Ahmed Bâki

19 Eylül 2006

Hazreti İsa (aleyhisselâm)'ın şu sözü rivayet edilir:

“Sanmayın ki ben sizi biraraya toplamaya geldim; ben kurtla kuzuyu ayırmaya geldim.”

Zamanın işaretlerini görebilenler pek az...

Görenler içinde de, gördüklerini dar pencereden kurtulup geniş bakışla kavrayabilenler pek az...

Oysa, değişimin boyutları sanılandan çok büyük!

Hiç farkında değiller “yenileyici ruhun” neler oluşturmakta olduğunun...

Tüm insanlığın yaşamının ve düşünsel değerlerinin nasıl yenilendiğinin...

Basîret sahibi olmayanlar fark edemese de, nasıl açığa çıkardığını herşeyin iç yüzünü...

Geniş pencereden bakıp gören az olsa da, olanların, aslında kurtla kuzuyu birbirinden ayırmakta olduğunu...

Deccaliyetin açığa çıkması yanısıra, Mehdîyetin düşünsel değerleri açığa çıkmaktadır yeryüzünde.

Olaylara ani tepkiler göstermek değil, toplu bir değerlendirmeye tâbi tutarak yaşamın oluşlarını izlemek, “esas aldığımız değerlere” ve kendi yaşamımıza ona göre yön vermektir aklın gereği...

Şimdi sorgulama zamanı!.. Düşünelim! Olabildiğince geniş düşünelim! Geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte görmeye çalışarak... Yaşamdaki oluşları izleyerek...

Hazreti İsa, kurtla kuzuyu nasıl ayırdı birbirinden? Etrafındakilerin asıl amaçlarını ve içyüzlerini ortaya çıkarıp; inancı, şaşaalı ruhbanların tekelinden kurtararak, sade ihlâs sahiplerine hakikatlerini bildirmedi mi?

Nebî ve Rasûlleri anlayan, kabul eden için “ruhban sınıfı” ya da “dinadamı”, “dinî lider”, “dinde otorite” gibi varsayımlar sözkonusu mudur?..

Ne çare, “ölünce günahlarınızı affettireceğiz” diye çeşitli şekillerde insanları istismar edip, onlara hükmedebilmek ya da makam, mülk, para gibi dünyevî çıkarlar hatırına insanların inancına, ibadetine yön vermeye çalışanlar tarih boyunca çeşitli görüntüler altında hep “dini yetkili” diye toplumlara yutturulmuşlardır!

İnsanoğlunun gelişmişliğiyle övündüğü şu çağa rağmen, çeşitli adlar ve görüntüler altında, değişik mekân ve ortamlarda, değişik tapınma biçimleri ve törenlerle bu tür eski alışkanlıklar hâlâ devam ettirilmektedir. Hatta, toplumların düşünceleri onların gözalıcılığına yönlendirilerek, haktanmış(!) gibi yaşatılmaktadırlar...

Oysa, toplulukların dünya yaşamına yön vermeye çalışan nice kişi, “dinadamı, ermiş, dinî lider, hoca efendi, ulu falanca, bilmem ne filanca” etiketleriyle, yaşamın gerçeğinden, kendi hakikatlerinden ve özlerindeki Allah'a ait kuvvelerden bihaber geçip gitmişler dünyadan... Takipçileri de onların ardısıra... Nebîlerin sonuncusu Allah Rasûlü'nün, “ALLAH” adıyla açıkladığı, varlığın hakikatinin ne olduğundan habersiz, gaflette...

Aldatanların, insanlarla arasında aracı olduklarına inandırdıkları tanrının varolmadığının farkında olmadıklarını mı sanıyorsunuz?

Bu türden uğraşlar dünyada kalacak “oyun ve eğlencelerden” ibarettir sadece; aldatmacalardır karşılıklı...

Ancak, siz “din yetkilisi” varsayımını ciddiye alarak yola çıktığınızda, İslâm'ın önerdiği bakış açısını başlangıçta terketmiş olursunuz! İnandığınızı söylediğiniz değerleri ve bakış açısını “yok sayıp” yaşayarak, inancınızın gereğini yaşamış olmazsınız! Ondan sonra da elbette bilgisizliğinizin sonuçlarına katlanmaktan kaçamazsınız! Bütün Nebilerin mücadele ettiği, yıktığı, Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın geçersiz kıldığı şey, insan ile hakikati arasına girmeye çalışan “aldatıcılar” zaten!

Kurtla kuzu, cehaletle ilim, zan ile hakikat, “şirk ile iman” ayrılmakta birbirinden hızla! İç yüzü aşikâr olmakta gizlenenlerin!

“İlim” edinin ve “bilmeyenler” arasından firar edin!

Allah Rasûlü'nün “la ilahe” mesajını anlayıp kabul ederek, “tanrı” varsayımının geçersizliğini bilen, tanrı(!) ile insan arasına kimsenin giremeyeceğini bilir −ne tür özellikleri olursa olsun, kim hangi makam ve mertebeyi verirse versin!

“İlla-Allah”, “sadece Allah” diyerek işaret edilenin, “Ahad, Samed”, “yegâne sınırsız - sonsuz teklik” olduğundan dolayı, insanların tapındığı, yöneldiği “tanrı”lardan hiçbirine benzetilemeyeceğini; herşeyi içeren, herşeyin varedeni, varedicisi, aslı, özü, hakikati olduğunu bilir!

Herşey, özünden itibaren, çeşitli boyutsal katmanlar suretiyle “Allah ilmi ve kudretinden” meydana geldiği için; insan için “Allah'a” giden yol, dışarıya değil, kendi özüne, kendi hakikatine doğrudur!..

İman ettiği gerçeğe yönelerek yaşamayanın, düşünce ve bakışını ona göre yapılandırmayanın, bu bilinçlenme yolunda birşey kazanamamışsa, taklit yollu yaptıklarının çöldeki serap gibi kaybolup gideceğini hatırlayın... Unutmayın! Bilinçteki şirk hali, bağışlanmaktan nasiplenemeyecek, kendi özündeki kuvvelerin getirisini yaşayamayacak yegâne körlük halidir.

“Din” sopasıyla güdülmek üzere varolmuş olanlar, “dinadamları” tarafından güdüleceklerdir. Öte yandan, düşünen, akıl sahibi insanların bugün tek bir temel sorunu vardır: ALLAH ismiyle neye işaret edildiğini “öğrenmek”! ALLAH'ın bilindiği ve iman edildiği yerde ise, tuzun suda eridiği gibi kaybolmaya başlayacaktır insanlar ile hakikatleri arasına giren deccaliyet...

Adam gibi tanrı(!)

Ahmed Bâki

15 Eylül 2006

Gözden kaçan önemli bir incelik şu:

Adları ve ünvanları veya insanların gözlerindeki mertebeleri ne olursa olsun, “yukarıdaki tanrı” hayaliyle yaşayan kişiler, olayları hep o tanrının herkese eşit davranması gerektiği beklentisi ile ele alırlar. Sonra, sorular sorarak kendilerince gerçeği sorguladıklarını sanırlar:

“Tanrı neden farklı dinler göndermiş?” “Neden kutsal kitaplar birbirinin aynı değil?” “Birindeki yasak diğerinde niye yok?” vs...

Bu türden soruların altında, yaşamı, yaşandığı şeklinden yola çıkarak şartlanmasız bir gözle anlamak yerine, tanrıdan tanrılık beklentisinin yattığı çoğu zaman gözden kaçar! Oysa, bir “tanrı varsayımı” ve ondan “tanrılık” beklentisidir aslında sorgulamaya iten çoğu zaman...

Tanrı gibi tanrı, hatta adam gibi tanrı olsun isterler! Tanrının, doğru dürüst bir tanrı olmasını bekler, fakat yaşananlara bakıp, tanrının, bekledikleri tanrı gibi davranmadığını görünce de, bu kez üstü örtülü olarak o tanrının tanrılığını sorgulamaya başlarlar!..

Tanrının tanrılığını sorgularlar; tanrının peygamberlerini sorgularlar; tanrının gönderdiği dinleri sorgularlar... Kendi bakış açılarını sorgulamak gelmez akıllarına!.. Anlamadıklarını anlayamadıklarını göremezler! Bunu kabul etmek de istemezler! Ne var ki bir “tanrıyı” ve ondan “eşitlikler” beklentilerini hesaba katmadan yaşamı kavrayamadıkları da apaçık ortadadır.

Oysa bilseler, tanrı, peygamberlerine birşey bildirmemiştir... Bilseler, tanrı, dinler de göndermemiştir... Bilseler, tanrı, tanrının elçileri, tanrının gönderdiği dinler, hep karşılığı sadece ve sadece kafalarında olan hayallerdir... Ve dahi bilseler, ötede bir tanrı olmadığını; sadece bir SİSTEM'in var olduğunu ve ona göre yaşanmakta olduğunu herşeyin...

Bütün Nebi ve Rasûller aynı tek sistemi farketmiş, ancak, içinde bulundukları şartlarda, kendilerine takdir edildiği kadarıyla yaşamış ve dillendirmişlerdir onu.

Hazreti Muhammed aleyhisselâm, varlığın özündeki “levhi mahfuz” tâbir edilen yaradılış kanunlarının kodunu OKU'muş, yaşadığı günün koşullarında, insanların ihtiyacına binaen OKU'duğunu dillendirmiştir, tam kemaliyle. Hiçbir hüküm havadan inmemiştir. Kitabın inzal olması ifadesiyle anlatılmak istenen, gökten birşeyin inmesi değil, Rasûlullah'ın bilincinde bu bilginin açığa çıkmasıdır.

İnsanlık tarihinin en büyük reformlarını yaşatan tüm bu bilgi, yirmiüç yılı alan bir süreç şeklinde ortaya çıkmıştır, karşılaşılan çeşitli oluşların beraberinde...

Hazreti İsa (aleyhisselâm)'ın tebliği ise yaklaşık üç yıllık bir süreçtir.

Bütün nebilerin ortaya koydukları, kendi hakikatlerinden gelip bilinçlerinde açığa çıkan bilgidir, takdirlerindeki kadarıyla.

Yaşamda süregiden oluşlarda eşitlik diye bir olgu asla sözkonusu değildir! Çünkü her an, her şey yeni bir oluşa tâbidir ve aynı an ve aynı şartlar ikinci bir kez asla oluşmaz! ALLAH SİSTEMİ bu! Olup bitenden dolayı sorgulanabilecek bir tanrı da yoktur!

Düşünmek için iyi bir fırsat! Ancak, önce gerçekçi olmak ve yaşamın kendisini esas almak şart!

Tanrı varsa neden herkese eşit davranmıyor?

Tanrı yoksa, Nebiliğin ve Rasûllüğün işlevleri neler?

Nebi ve Rasûllüğün “ALLAH” ismiyle işaret edilenle bağlantısı ne?

Okunan “SİSTEM” tek ise, farklı kitapların varlığının anlamı ne?

Okunan “KİTAP” ile bizlerin kitap kavramından anladığı arasındaki fark ne?

“DİN”in tekliği neyin tekliği anlamına geliyor?

Okunan kitabı Nebi ve Rasûllerin “dillendirmesi” ne anlama gelir?..

Bunlar asıl düşünülmesi gereken konular...

Bir tanrı varsayımını kafasından atıp, tanrı merkezli düşüncelere dayandırmaya çalışmadan, yaşamın işleyişini esas alarak düşünebilenler için sayısız yeni ufukların açılımı sözkonusu elbette!..

Misal ve benzetme yollu işaretler

Ahmed Bâki

7 Eylül 2006

Misal ve benzetme yollu işaretler diyoruz... Bununla kastedilen nedir? Misal ve benzetmelerin kapsamı ne kadardır? Misal ve benzetmeler nerede başlar, nerede biter?..

Kur'an'ın ruhuna yönelebilmek için bunlar çok iyi düşünülmesi gereken konular...

Son birkaç yazımızda vurgulanan ana noktaları iyi değerlendirebilirsek eğer, “misal” ve “benzetme” ile kastedilenin, zannedilenden çok daha geniş boyutlu olduğunu görebiliriz.

Sadece anlattığı kıssalarla veya kullandığı benzetme yollu tanımlamalarıyla değil, nesnelere işaret ederek dile getirdikleriyle dahi, Kur'an, bir ruha, bir bilince, bir anlayış ve kavrayış disiplinine yönlendirmektedir inananları! Lafzı itibariyle, nazil olduğu günün koşullarında dillendirildiği şekliyle bize ulaşmış olsa dahi, o yüce Kur'an'ın işaretleriyle açıkladıkları, herhangi bir dönemin anlayışıyla kayıt altına alınamayacak, zamanüstü bilgidir.

Bu gözle bakabilirsek eğer şunu görürüz:

Kur'an-ı Kerim, misal ve benzetme yollu işaretleriyle, sistemin işleyişinin kanunlarını ve insanların ihtiyacı olan şeyleri “ideal” yani “düşünsel” boyutlarıyla açıklar! İşaretlerinden gaye, inananları, gösterdiği ideale yönlendirmektir.

“İdeal” olanın pratiği, yani algı dünyamızda ortaya çıkışı ise “sünnet” kelimesiyle tanımlanan oluşlardır.

Sünnet, “Allah” ismiyle işaret edilenin halkedişinde ortaya koyduğu, tâbiri caizse âdetidir; orijinini rahmaniyet diye işaret ettiğimiz boyuttan alır. Rahimiyet onda gizlidir. Ve o sünnet, ismi “Allah” olanı bildiren Allah Rasûlü'nün varlığında dile gelir!

Allah Rasûlü'nün “sünneti” denen şey, kullanılan benzetme ve misaller sayesinde “ideal” boyutu Kur'an'da dillendirilmiş olan halkedişin, insanda ortaya konuşudur ve bu itibarla Allah Rasûlü'nün yaşamı, Kur'an ahlâkıdır!

Kur'an ve Sünnet'ten ibaret olan bu “düşünsel” ve “yaşamsal” oluşlar bütünü, İslâm Dini'ni açıklar. Tıpkı insanın bilinci ve bedeni gibi, her ikisi tek bir bütünün ortaya çıkışıdır. “İman” ve “amel” kelimeleriyle işaret edilen de bunların gereğidir. Kur'an'a imanın hasılası, sünnet ile ameldir!

Bu varlıkta ortaya çıkan her şey Sünnetullah'a tâbidir, her oluş Sünnetullah'ın gereğini ortaya koyar. Dolayısıyla, yaşanan ve gözlenen herşey, hakikatte, varlığın özündeki sisteme göre bir dile geliştir, sistemin bir ifadesidir. Her oluş, özündeki yaratılış sırrının, kendi koşullarında çeşitli yollardan dile gelişidir.

Allah'ın oluşları sınırsızdır. O, her an yeni bir oluştadır. Okyanuslar mürekkep olsa, hatta misliyle fazlası, bu oluşları, bu ifadeleri, yani O'nun kelimelerini yazmaya yetmez... Bu oluşların hepsi, o oluşların tâbi olduğu özündeki sistemin ifadeye gelişleridir. O oluşların seyrinden, özündeki sistemin OKUnabilmesidir gaye!.. OKU'nan, sistemdir; ancak dile gelen, o sistemin gereğini ortaya koyan ifadeler, yani kelimelerdir!

Bu evrende ortaya çıkan, insanın gözlemleyebildiği ve gözlemleyemediği herşey, özündeki sistemi ifade eden işaretler olduğuna göre, yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir ayet, bir işarettir, özündeki sistemin okunmasına vesile... Bu işaretlerin hepsi de, varlığın aslına ait, orijinini ondan alan, onu anlatan kesitsel veriler, örneklemeler, misaller, mecazlar, benzetmeler ve sembollerden ibarettirler. Asl olana göre!.. Hatta bir hayal ve bir kıvılcımlık geçici hatıradan ibarettirler...

Misal ve mecazlar nerede başlarsa orada da biter! Bir an var gibidirler, bir an yokturlar, fânidirler! Aslolan, onların ardındaki hakikattir ve o hakikat bâkidir!

Kime?

Kur'an'ı OKU-ya-bi-le-ne!..

Haram olan ne?

Ahmed Bâki

2 Eylül 2006

Bir kez şartlanılan bakıştan kurtulmak, sonrasında çok zor!.. Şartlanmasız düşünebilmek, hele hele tanrı şartlanması olmadan bakabilmek ise belki zorların en zoru...

“Beyni korumak” başlıklı bir önceki yazımızda vurgulamak istediğimiz ana nokta tam ve doğru anlaşılamadığı için yeni bir yazıyla konuya biraz daha açıklık getirme zorunluluğu doğdu.

Bana ulaşan bazı mesajlarda, konunun “alkol” meselesi şeklinde algılandığını, bu sebeple daha önceden neden yasaklanmadığı, ya da zararı varsa faydası olamayacağı vb. şeklinde soruların ön plana çıktığını görmekteyim. Oysa yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere, nesneye değil, beyne zarar vermeye odaklı idi konu...

Haram diye bildirilen şey niye haram? Ötedeki bir tanrının yasağı sözkonusu olmadığına göre bu sorunun cevabı çok önemli ve bunu iyi düşünmek gerek! Eğer yukarıda oturan bir tanrının koyduğu emir ve yasaklar sözkonusu olsaydı, o zaman düşünmeye hiç gerek olmazdı. Oysa, Kur'an, gerçekleri misallerle açıkladığını vurgulayarak sıkça “düşünmemizi, anlamamızı, verilmek isteneni idrak etmemizi” öğütlüyor...

Kur'an-ı Kerim'i, “kelimeler” düzeyinde ele alanlar için haram olan, dışımızdaki bir takım nesnelerdir. Oysa, kelimeler teknesinden inip, kavram ve içerik denizine dalabilenler için, bir de derin düşünce ve değerlendirme yetisi ile varılabilecek Kur'an'ın ruhu, işaretlerinin gerisindeki asıl “anlamlar”, o işaretler suretiyle gösterilen ana hedef ve amaçlar sözkonusudur!

Bir gerçeği çok iyi değerlendirmeliyiz:

Kur'an-ı Kerim, bildirildiği ortam ve zamanın koşullarına göre verdiği “misaller” ve “benzetmeler” yoluyla, aslında, yaradılış kanunları dediğimiz sünnetullah gerçeklerine göre insanın ebedi saadete erebilmesi için ihtiyacı olan düşünce ve değerlendirme sistemini “ideal boyutlarıyla” açıklar; pratik boyutta katı normlar, kısıtlamalar ve yasaklar getirmek gayretinde değildir!

Ne var ki, onun işaret ettiklerinden yola çıkarak sistemin evrensel gerçeklerini kavramak yerine, misal ve benzetme aracı olarak kullandığı “kelimeleri” nihaî mutlak gerçekler olarak ele almak, bu suretle Kur'an'ın mesajını bir zaman, mekân veya nesneye bağlayarak konuyu orada sınırlandırmak, bu ruhun anlaşılmasına mâni olmuştur...

Haram olduğu belirtilenin “ne” olduğu, ancak o şeyin haram oluşunun “niye”sinin değerlendirilmesi suretiyle ulaşılacak bir gerçektir. Nesnelerin kabahati yoktur, onlar da birer varoluş gayesine sahiptirler ve birer nimettirler doğru değerlendirildiklerinde! Cezaya katlanacak olan da nesneler değillerdir! Nesne değil, kişinin o nesneye karşı kendi içinde beslediği “arzudur” uzak durulması gereken! Dolayısıyla,“niye”si sorgulanarak varılacak sorumluluk hissi ve bunun gereğinin ortaya konmasıyla elde edilecek güçtür murat edilen!

Bu bilinçle Bakara Suresi'nden daha önce verdiğimiz ayet üzerinde duracak olursak eğer, öncelikle şunu görürüz.

Bu ayetteki açıklama, bildirilenlerin dogmatik olmadığının apaçık bir göstergesidir. Kur'an işaretlerinin, ötedeki bir tanrının emirlerine, koyduğu yasaklara veya hayali bir dünyaya değil, tam aksine şu an içinde bulunduğumuz, bizzat tecrübe ettiğimiz yaşamın gerçeğine dayandığının kanıtıdır.

“Niye”sini sorgulamadan ele alırsak eğer, o zaman, Kur'an-ı Kerim'in bildirildiği dönemde bilinmediği veya onda kelime olarak geçmediği için, alkol yanısıra, esrar, eroin, sigara ve benzeri diğer beyne zarar vericilerden de aynı sebeple uzak durmamız gerektiği sonucuna ulaşamayız! Oysa, murat edilen, bu sorumluluk bilincinin, bu düşünce ve değerlendirme sisteminin oluşmasıdır. Kimse, Kur'an'da geçiyor diyerek bir tek içkiden uzak durup, diğer zarar vericiler için bu korunmayı yaşamadığı sürece, bir tanrının gözüne girmiş olmayacaktır ve beynine verdiği zararın neticesini yaşamaktan kurtulamayacaktır!

O halde mesele, adı geçen bir nesneyi dışlayarak kenara çekilmek değil, verilmek istenen ruh itibariyle işaret edilen hedefin gözetilmesi ve bu sayede, gereğinin her tür koşulda yerine getirilmesinin sağlanmasıdır.

Yaşam, dinamik bir süreçtir! Bugün bilemediğimiz sayısız şey hakkında belki de ileride değişik bilgiler ortaya konabilecektir. Ama yaradılış kanunları dediğimiz sünnetullah gerçekleri hiçbir koşulda değişmeyecektir ve insanların her koşulda, bu ruha işaret eden Kur'an gerçeklerini değerlendirmek suretiyle korunmaları zorunluluğu ortadan kalkmayacaktır!

Kur'an'ın açıklamalarının “kelimeler” düzeyinde kayıt altına alınmasının ve ruhu itibariyle işaret ettiklerine yönelmemenin nelerle sonuçlanabileceğini umarım biraz daha iyi görebilmemiz mümkün olmuştur bu açıklamalarla...

 

arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

1994-2009 ® Ahmed Bâki'nin Tasavvuf ve Bilim Web Sitesi
© Bu sitedeki yayınlar telif hakkı olmayan ve kâr amacı gütmeyen çalışmalardır. Tamamına koşulsuz olarak ulaşabilir, alıntı yapabilir ve yeniden yayınlayabilirsiniz.