19 Eylül
2006 Salı
Ahmed Bâki
Hazreti İsa
aleyhisselâmın şu sözü rivayet edilir:
“Sanmayın ki ben sizi biraraya toplamaya
geldim; ben kurtla kuzuyu ayırmaya geldim.”
Zamanın işaretlerini görebilenler pek
az...
Görenler içinde de, gördüklerini dar
pencereden kurtulup geniş bakışla kavrayabilenler pek
az...
Oysa, değişimin boyutları sanılandan çok
büyük!
Hiç farkında değiller “yenileyici ruhun”
neler oluşturmakta olduğunun...
Tüm insanlığın yaşamının ve düşünsel
değerlerinin nasıl yenilendiğinin...
Basîret sahibi olmayanlar fark edemese
de, nasıl açığa çıkardığını herşeyin iç yüzünü...
Geniş pencereden bakıp gören az olsa da,
olanların, aslında kurtla kuzuyu birbirinden ayırmakta
olduğunu...
Deccaliyetin açığa çıkması yanısıra,
Mehdî ve İsa'nın aşikâr olmasından önce de onların
düşünsel değerleri ve ona göre gizlenenlerin içyüzü
açığa çıkmaktadır yeryüzünde.
Olaylara ani tepkiler göstermek değil,
toplu bir değerlendirmeye tâbi tutarak yaşamın
oluşlarını izlemek, “esas aldığımız değerlere” ve kendi
yaşamımıza ona göre yön vermektir aklın gereği...
Şimdi sorgulama zamanı!.. Düşünelim! Olabildiğince geniş
düşünelim! Geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte görmeye
çalışarak... Yaşamdaki oluşları izleyerek...
Hazreti İsa, kurtla kuzuyu nasıl ayırdı
birbirinden? Etrafındakilerin asıl amaçlarını ve
içyüzlerini ortaya çıkarıp; inancı, şaşaalı ruhbanların
tekelinden kurtararak, sade ihlâs sahiplerine
hakikatlerini bildirmedi mi?
Nebî ve Rasûlleri anlayan, kabul eden
için “ruhban sınıfı” ya da “dinadamı”, “dinî lider”, “dinde otorite” gibi varsayımlar sözkonusu mudur?..
Ne çare, “ölünce günahlarınızı
affettireceğiz” diye çeşitli şekillerde insanları
istismar edip, onlara hükmedebilmek ya da makam, mülk,
para gibi dünyevî çıkarlar hatırına insanların inancına,
ibadetine yön vermeye çalışanlar tarih boyunca çeşitli
görüntüler altında hep “dinadamı” diye toplumlara
yutturulmuşlardır!
İnsanoğlunun gelişmişliğiyle övündüğü şu
çağa rağmen, çeşitli adlar ve görüntüler altında,
değişik mekân ve ortamlarda, değişik tapınma biçimleri
ve törenlerle bu tür eski alışkanlıklar hâlâ devam
ettirilmektedir. Hatta, toplumların düşünceleri onların
gözalıcılığına yönlendirilerek, haktanmış(!) gibi
yaşatılmaktadırlar...
Oysa, toplulukların dünya yaşamına yön
vermeye çalışan nice kişi, “dinadamı, ermiş, dinî lider,
hoca efendi, ulu falanca, bilmem ne filanca” etiketleriyle, yaşamın gerçeğinden, kendi
hakikatlerinden ve özlerindeki Allah'a ait kuvvelerden
bihaber geçip gitmişler dünyadan... Takipçileri de
onların ardısıra... Nebîlerin sonuncusu Allah
Rasûlü'nün, “ALLAH” adıyla açıkladığı, varlığın
hakikatinin ne olduğundan habersiz, gaflette...
Aldatanların, insanlarla arasında aracı
olduklarına inandırdıkları tanrının varolmadığının
farkında olmadıklarını mı sanıyorsunuz?
Bu türden uğraşlar dünyada kalacak “oyun
ve eğlencelerden” ibarettir sadece; aldatmacalardır
karşılıklı...
Ancak, siz “dinadamı” varsayımını
ciddiye alarak yola çıktığınızda, İslâm'ın önerdiği
bakış açısını başlangıçta terketmiş olursunuz!
İnandığınızı söylediğiniz değerleri ve bakış açısını “yok sayıp” yaşayarak, inancınızın gereğini yaşamış
olmazsınız! Ondan sonra da elbette bilgisizliğinizin
sonuçlarına katlanmaktan kaçamazsınız! Bütün Nebilerin
mücadele ettiği, yıktığı, Rasûlullah aleyhisselâmın geçersiz
kıldığı şey, insan ile hakikati arasına girmeye çalışan
“aldatıcılar” zaten!
Kurtla kuzu, cehaletle ilim, zan ile
hakikat, “şirk ile iman” ayrılmakta birbirinden hızla!
İç yüzü aşikâr olmakta gizlenenlerin!
“İlim” edinin ve “bilmeyenler” arasından
firar edin!
Allah Rasûlü'nün “la ilahe” mesajını
anlayıp kabul ederek, “tanrı” varsayımının
geçersizliğini bilen, tanrı(!) ile insan arasına
kimsenin giremeyeceğini bilir −ne tür özellikleri
olursa olsun, kim hangi makam ve mertebeyi verirse
versin!
“İlla-Allah”, “sadece Allah” diyerek
işaret edilenin, “Ahad,
Samed”, “yegâne sınırsız - sonsuz teklik” olduğundan
dolayı, insanların tapındığı, yöneldiği “tanrı”lardan
hiçbirine benzetilemeyeceğini; herşeyi içeren, herşeyin varedeni,
varedicisi, aslı, özü, hakikati olduğunu bilir!
Herşey, özünden itibaren, çeşitli
boyutsal katmanlar suretiyle “Allah ilmi ve kudretinden” meydana geldiği için; insan için “Allah'a” giden yol,
dışarıya değil, kendi özüne, kendi hakikatine doğrudur!..
İman ettiği gerçeğe yönelerek
yaşamayanın, düşünce ve bakışını ona göre
yapılandırmayanın, bu bilinçlenme yolunda birşey
kazanamamışsa, taklit yollu yaptıklarının çöldeki serap
gibi kaybolup gideceğini hatırlayın... Unutmayın!
Bilinçteki şirk hali, bağışlanmaktan nasiplenemeyecek,
kendi özündeki kuvvelerin getirisini yaşayamayacak
yegâne körlük halidir.
“Din” sopasıyla güdülmek üzere
varolmuş olanlar, “dinadamları” tarafından
güdüleceklerdir. Öte yandan, düşünen, akıl sahibi insanların bugün tek bir
temel sorunu vardır: ALLAH ismiyle neye işaret
edildiğini “öğrenmek”! İnanıyorum ki, günü geldiğinde “Hazreti Muhammed'in
Açıkladığı ALLAH” kitabının
okunmadığı ya da dinlenmediği yer kalmayacaktır dünya üzerinde. ALLAH
ismiyle işaret edilenin bilindiği yerde ise, tuzun suda
eridiği gibi kaybolmaya başlayacaktır insanlar ile
hakikatleri arasına giren deccaliyet...
www.ahmedbaki.com

15 Eylül
2006 Cuma
Ahmed Bâki
Gözden kaçan önemli bir incelik
şu:
Adları ve ünvanları veya insanların gözlerindeki
mertebeleri ne olursa olsun, “yukarıdaki tanrı” hayaliyle yaşayan kişiler, olayları
hep o tanrının herkese eşit davranması gerektiği
beklentisi ile ele alırlar. Sonra, sorular sorarak
kendilerince gerçeği sorguladıklarını sanırlar:
“Tanrı neden farklı dinler göndermiş?” “Neden kutsal
kitaplar birbirinin aynı değil?” “Birindeki yasak diğerinde niye
yok?” vs...
Bu türden soruların altında, yaşamı, yaşandığı şeklinden yola çıkarak şartlanmasız
bir gözle anlamak
yerine, tanrıdan tanrılık beklentisinin yattığı çoğu
zaman gözden kaçar! Oysa, bir “tanrı varsayımı” ve ondan
“tanrılık” beklentisidir aslında sorgulamaya iten çoğu zaman...
Tanrı
gibi tanrı, hatta adam gibi tanrı olsun isterler! Tanrının,
doğru dürüst bir tanrı olmasını bekler, fakat yaşananlara bakıp,
tanrının, bekledikleri tanrı gibi davranmadığını görünce de, bu
kez üstü örtülü olarak o tanrının tanrılığını sorgulamaya başlarlar!..
Tanrının tanrılığını sorgularlar; tanrının
peygamberlerini sorgularlar; tanrının gönderdiği dinleri
sorgularlar... Kendi bakış açılarını sorgulamak gelmez
akıllarına!.. Anlamadıklarını anlayamadıklarını
göremezler! Bunu kabul etmek de istemezler! Ne var ki bir
“tanrıyı” ve ondan “eşitlikler” beklentilerini hesaba
katmadan yaşamı kavrayamadıkları da apaçık ortadadır.
Oysa bilseler, tanrı, peygamberlerine birşey bildirmemiştir...
Bilseler, tanrı, dinler de göndermemiştir... Bilseler,
tanrı, tanrının
elçileri, tanrının gönderdiği dinler, hep karşılığı
sadece ve sadece kafalarında olan hayallerdir... Ve dahi
bilseler, ötede bir tanrı olmadığını; sadece bir SİSTEM'in var olduğunu ve ona göre
yaşanmakta olduğunu herşeyin...
Bütün Nebi ve Rasûller aynı tek sistemi farketmiş, ancak,
içinde bulundukları şartlarda, kendilerine takdir
edildiği kadarıyla yaşamış ve dillendirmişlerdir onu.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, varlığın özündeki “levhi mahfuz” tâbir edilen yaradılış kanunlarının kodunu OKU'muş, yaşadığı günün
koşullarında, insanların ihtiyacına binaen OKU'duğunu
dillendirmiştir, tam kemaliyle. Hiçbir hüküm havadan inmemiştir.
Kitabın inzal olması ifadesiyle anlatılmak istenen,
gökten birşeyin inmesi değil, Rasûlullah'ın bilincinde
bu bilginin açığa çıkmasıdır.
İnsanlık tarihinin en büyük reformlarını yaşatan tüm bu
bilgi, yirmiüç yılı alan bir süreç şeklinde ortaya
çıkmıştır, karşılaşılan çeşitli oluşların beraberinde...
Hazreti İsa aleyhisselâmın tebliği ise yaklaşık üç yıllık
bir süreçtir.
Bütün nebilerin ortaya koydukları, kendi hakikatlerinden
gelip bilinçlerinde açığa çıkan bilgidir,
takdirlerindeki kadarıyla.
Yaşamda süregiden oluşlarda eşitlik diye bir olgu asla sözkonusu
değildir! Çünkü her an, her şey yeni bir oluşa tâbidir ve
aynı an ve aynı şartlar ikinci bir kez asla oluşmaz!
ALLAH SİSTEMİ bu! Olup bitenden dolayı sorgulanabilecek
bir tanrı da yoktur!
Düşünmek için iyi bir fırsat! Ancak, önce gerçekçi olmak
ve yaşamın kendisini esas almak şart!
Tanrı varsa neden herkese eşit davranmıyor?
Tanrı yoksa, Nebiliğin ve Rasûllüğün işlevleri neler?
Nebi ve Rasûllüğün “ALLAH” ismiyle işaret edilenle
bağlantısı ne?
Okunan “SİSTEM” tek ise, farklı kitapların varlığının
anlamı ne?
Okunan “KİTAP” ile bizlerin kitap kavramından anladığı
arasındaki fark ne?
“DİN”in tekliği neyin tekliği anlamına geliyor?
Okunan kitabı Nebi ve Rasûllerin “dillendirmesi” ne
anlama gelir?..
Bunlar asıl düşünülmesi gereken
konular...
Bir tanrı varsayımını kafasından atıp, tanrı merkezli
düşüncelere dayandırmaya çalışmadan, yaşamın işleyişini
esas alarak
düşünebilenler için sayısız yeni ufukların açılımı
sözkonusu elbette!..
www.ahmedbaki.com

7 Eylül
2006 Perşembe
Ahmed Bâki
Misal ve benzetme yollu işaretler diyoruz... Bununla
kastedilen nedir? Misal ve benzetmelerin kapsamı ne
kadardır? Misal ve benzetmeler nerede başlar, nerede
biter?..
Kur'an'ın ruhuna yönelebilmek için bunlar çok
iyi düşünülmesi gereken konular...
Son birkaç yazımızda vurgulanan ana noktaları iyi
değerlendirebilirsek eğer, “misal” ve “benzetme” ile
kastedilenin, zannedilenden çok daha geniş boyutlu
olduğunu görebiliriz.
Sadece anlattığı kıssalarla veya kullandığı benzetme
yollu tanımlamalarıyla değil, nesnelere işaret ederek dile
getirdikleriyle dahi, Kur'an, bir ruha, bir
bilince, bir anlayış ve kavrayış disiplinine
yönlendirmektedir inananları! Lafzı itibariyle, nazil
olduğu günün koşullarında dillendirildiği şekliyle bize
ulaşmış olsa dahi, o yüce Kur'an'ın işaretleriyle
açıkladıkları, herhangi bir dönemin anlayışıyla kayıt
altına alınamayacak, zamanüstü bilgidir.
Bu gözle bakabilirsek eğer şunu görürüz:
Kur'an-ı Kerim, misal ve benzetme yollu işaretleriyle,
sistemin işleyişinin kanunlarını ve insanların ihtiyacı
olan şeyleri “ideal” yani “düşünsel” boyutlarıyla
açıklar! İşaretlerinden gaye, inananları, gösterdiği ideale
yönlendirmektir.
“İdeal” olanın pratiği, yani algı dünyamızda
ortaya çıkışı ise “sünnet” kelimesiyle tanımlanan
oluşlardır.
Sünnet, “Allah” ismiyle işaret edilenin halkedişinde ortaya
koyduğu, tâbiri caizse âdetidir; orijinini rahmaniyet
diye işaret ettiğimiz boyuttan alır. Rahimiyet onda
gizlidir. Ve o sünnet, ismi “Allah” olanı bildiren Allah Rasûlü'nün
varlığında dile gelir!
Allah Rasûlü'nün “sünneti” denen şey, kullanılan
benzetme ve misaller sayesinde “ideal” boyutu Kur'an'da dillendirilmiş olan halkedişin, insanda
ortaya konuşudur ve bu itibarla Allah Rasûlü'nün
yaşamı, Kur'an ahlâkıdır!
Kur'an ve Sünnet'ten ibaret
olan bu “düşünsel” ve “yaşamsal” oluşlar bütünü, İslâm Dini'ni
açıklar. Tıpkı insanın bilinci ve bedeni gibi, her ikisi
tek bir bütünün ortaya çıkışıdır. “İman” ve “amel” kelimeleriyle işaret edilen
de bunların gereğidir. Kur'an'a imanın hasılası, sünnet
ile ameldir!
Bu varlıkta ortaya çıkan her şey Sünnetullah'a tâbidir,
her oluş Sünnetullah'ın gereğini ortaya koyar.
Dolayısıyla, yaşanan ve gözlenen herşey, hakikatte,
varlığın özündeki sisteme göre bir dile geliştir, sistemin bir ifadesidir. Her oluş, özündeki yaratılış
sırrının, kendi koşullarında çeşitli yollardan dile gelişidir.
Allah ismiyle işaret edilenin oluşları sınırsızdır. O,
her an yeni bir oluştadır. Okyanuslar mürekkep olsa,
hatta misliyle fazlası, bu
oluşları, bu ifadeleri, yani O'nun kelimelerini yazmaya yetmez... Bu oluşların hepsi,
o oluşların tâbi olduğu özündeki sistemin ifadeye
gelişleridir. O oluşların seyrinden, özündeki sistemin OKUnabilmesidir gaye!.. OKU'nan, sistemdir; ancak dile
gelen, o sistemin gereğini ortaya koyan ifadeler, yani
kelimelerdir!
Bu evrende ortaya çıkan, insanın gözlemleyebildiği ve
gözlemleyemediği herşey, özündeki sistemi ifade eden
işaretler olduğuna göre, yaş ve kuru ne varsa, apaçık bir ayet,
bir işarettir, özündeki sistemin okunmasına vesile...
Bu işaretlerin hepsi de, varlığın aslına ait, orijinini
ondan alan, onu anlatan kesitsel veriler, örneklemeler,
misaller, mecazlar, benzetmeler ve sembollerden
ibarettirler. Asl olana göre!.. Hatta bir hayal ve bir
kıvılcımlık geçici hatıradan ibarettirler...
Misal ve mecazlar nerede başlarsa orada da biter! Bir an var gibidirler, bir an yokturlar,
fânidirler! Aslolan, onların ardındaki hakikattir ve o
hakikat bâkidir!
Kime?
Kur'an'ı OKU-ya-bi-le-ne!..
www.ahmedbaki.com

6 Eylül
2006 Çarşamba
Ahmed Bâki
Ölümü tadıp öbür dünyaya geçen kişiyi melek karşılamış
ve şöyle demiş:
“Sana bir iyi haberim var, bir de kötü! Hangisini önce
istersin?”
Heyecanla istemiş:
“Önce iyi haberi!”
“Bundan sonra ebediyen yaşayacaksın, ölüm diye bir şeyle
asla karşılaşmayacaksın!..”
Sevinerek sormuş:
“Kötü haber?”
“Dünyadan kör olarak buraya geçtin, burada da kör olarak
yaşayacaksın! Dünyada görmekten mahrum kaldıklarını
burada da sonsuza dek göremeyeceksin!”
...
İsimlerin ardını göremeyenler, orada da ebediyen
göremeyecek, isimlerle kavgasını sürdürecekti...
www.ahmedbaki.com

2 Eylül
2006 Cumartesi
Ahmed Bâki
Bir kez şartlanılan bakıştan kurtulmak, sonrasında çok
zor!.. Şartlanmasız düşünebilmek, hele hele tanrı
şartlanması olmadan bakabilmek ise belki zorların en
zoru...
“Beyni korumak” başlıklı bir önceki yazımızda vurgulamak
istediğimiz ana nokta tam ve doğru anlaşılamadığı için
yeni bir yazıyla konuya biraz daha açıklık getirme
zorunluluğu doğdu.
Bana ulaşan bazı mesajlarda, konunun “alkol” meselesi şeklinde algılandığını, bu sebeple daha önceden
neden yasaklanmadığı, ya da zararı varsa faydası
olamayacağı vb. şeklinde soruların ön plana
çıktığını görmekteyim. Oysa
yazının başlığından da anlaşılabileceği üzere, nesneye
değil, beyne zarar vermeye odaklı idi konu...
Haram diye bildirilen şey niye haram? Ötedeki bir tanrının yasağı sözkonusu olmadığına göre bu
sorunun cevabı çok önemli ve bunu iyi düşünmek gerek!
Eğer yukarıda oturan bir tanrının koyduğu emir ve
yasaklar sözkonusu olsaydı, o zaman düşünmeye hiç gerek
olmazdı. Oysa, Kur'an, gerçekleri misallerle
açıkladığını vurgulayarak sıkça “düşünmemizi,
anlamamızı, verilmek isteneni idrak etmemizi” öğütlüyor...
Kur'an-ı Kerim'i, “kelimeler” düzeyinde ele alanlar için
haram olan, dışımızdaki bir takım nesnelerdir. Oysa, kelimeler
teknesinden inip, kavram ve içerik denizine dalabilenler için, bir de
derin düşünce ve değerlendirme yetisi ile varılabilecek Kur'an'ın ruhu, işaretlerinin gerisindeki asıl
“anlamlar”, o işaretler suretiyle gösterilen
ana hedef ve amaçlar sözkonusudur!
Bir gerçeği çok iyi değerlendirmeliyiz:
Kur'an-ı Kerim, bildirildiği ortam ve zamanın
koşullarına göre verdiği “misaller” ve “benzetmeler” yoluyla, aslında, yaradılış kanunları dediğimiz sünnetullah gerçeklerine göre insanın ebedi saadete
erebilmesi için ihtiyacı olan düşünce ve değerlendirme
sistemini “ideal
boyutlarıyla” açıklar; pratik boyutta katı normlar,
kısıtlamalar ve yasaklar getirmek gayretinde değildir!
Ne var ki, onun işaret ettiklerinden yola çıkarak
sistemin evrensel gerçeklerini kavramak yerine, misal ve benzetme
aracı olarak kullandığı “kelimeleri” nihaî
mutlak gerçekler olarak ele almak, bu suretle Kur'an'ın mesajını
bir zaman,
mekân veya nesneye bağlayarak konuyu orada
sınırlandırmak, bu ruhun anlaşılmasına mâni olmuştur...
Haram olduğu belirtilenin “ne” olduğu, ancak o şeyin
haram oluşunun “niye”sinin değerlendirilmesi suretiyle
ulaşılacak bir gerçektir. Nesnelerin kabahati yoktur,
onlar da birer varoluş gayesine sahiptirler ve birer
nimettirler doğru değerlendirildiklerinde! Cezaya
katlanacak olan da nesneler değillerdir! Nesne değil,
kişinin o nesneye karşı kendi içinde beslediği “arzudur”
uzak durulması gereken! Dolayısıyla,“niye”si
sorgulanarak varılacak sorumluluk hissi ve bunun gereğinin
ortaya konmasıyla elde edilecek güçtür murat edilen!
Bu bilinçle Bakara Suresi'nden daha önce verdiğimiz ayet üzerinde
duracak olursak eğer, öncelikle şunu görürüz.
Bu ayetteki açıklama, bildirilenlerin
dogmatik olmadığının apaçık bir göstergesidir. Kur'an
işaretlerinin, ötedeki bir tanrının emirlerine, koyduğu
yasaklara
veya hayali bir dünyaya değil, tam aksine şu an içinde
bulunduğumuz, bizzat tecrübe ettiğimiz yaşamın gerçeğine
dayandığının kanıtıdır.
“Niye”sini sorgulamadan ele alırsak eğer, o
zaman, Kur'an-ı Kerim'in bildirildiği dönemde
bilinmediği veya onda kelime olarak geçmediği için,
alkol yanısıra, esrar, eroin, sigara ve benzeri diğer
beyne zarar vericilerden de aynı sebeple uzak durmamız
gerektiği sonucuna ulaşamayız! Oysa, murat edilen, bu
sorumluluk bilincinin, bu düşünce ve değerlendirme
sisteminin oluşmasıdır. Kimse, Kur'an'da geçiyor diyerek
bir tek içkiden uzak durup, diğer zarar vericiler için
bu korunmayı yaşamadığı sürece, bir tanrının gözüne
girmiş olmayacaktır ve beynine verdiği zararın
neticesini yaşamaktan kurtulamayacaktır!
O halde mesele, adı geçen bir nesneyi dışlayarak kenara
çekilmek değil, verilmek istenen ruh itibariyle işaret
edilen hedefin gözetilmesi ve bu sayede, gereğinin her
tür koşulda yerine getirilmesinin sağlanmasıdır.
Yaşam, dinamik bir süreçtir! Bugün
bilemediğimiz sayısız şey hakkında belki de ileride
değişik bilgiler ortaya
konabilecektir. Ama yaradılış kanunları dediğimiz
sünnetullah gerçekleri hiçbir koşulda değişmeyecektir ve
insanların her koşulda, bu ruha işaret eden Kur'an
gerçeklerini
değerlendirmek suretiyle korunmaları zorunluluğu ortadan
kalkmayacaktır!
Kur'an'ın açıklamalarının “kelimeler” düzeyinde kayıt altına alınmasının ve
ruhu itibariyle işaret ettiklerine yönelmemenin
nelerle
sonuçlanabileceğini umarım biraz daha iyi görebilmemiz
mümkün olmuştur bu açıklamalarla...
www.ahmedbaki.com

|
|

Anasayfa
Tüm A.H. Eserleri
Site Haritası
Arşiv
2007 Kasım
2007 Ekim
2007 Nisan
2007 Mart
2007 Şubat
2007 Ocak
2006 Aralık
2006 Kasım
2006 Ekim
2006 Eylül
2006 Ağustos
2006 Temmuz
2006 Haziran
2006 Mayıs
2006 Nisan
2006 Mart
2006 Şubat
2006 Ocak
2005 Aralık
Diğer Sayfalar
Holografik Bakış
Aynadaki Evren
GİZ'li Gülşen
Balın
Tadı
DİN'i Anlamada Reform
Hayret
Hazine
Son Misafir
Online Sohbetler
Yayınlanmış Kitapları
|
Holografik Bakış |
|
 |
|
(2005) |
|
Aynadaki Evren |
|

|
|
(2005) |
|
GİZ'li Gülşen |
|

|
|
(2001, 2003, 2005) |
|
|
|
Ahmed Bâki'nin kitaplarını ve yazılarını
sitemizden indirebilir; orijinaline
sadık kalmak kaydıyla ve kaynak
belirterek dilediğiniz yoldan
karşılıksız paylaşabilirsiniz.
Sitemizdeki eserlerin hiç biri için
telif hakkı talebimiz yoktur. |
Üstteki
lisanlardan ana sayfalara gidebilirsiniz
Üstteki yazdır linki ile sayfanın tüm metinlerini yazdırabilirsiniz
(devamlarını açmayı unutmayın)
Metinlerin altındaki yazıcı ikonuyla o metni yazdırabilirsiniz
Üstteki menüden
tavsiye et'i seçerek veya yazıların
altındaki ikona tıklayarak bu
sayfayı e-mail adresini bildiğiniz kişilere önerebilirsiniz
|