|
|
|
“Kurtla kuzuyu ayırmaya geldim!”
Ahmed Bâki
19 Eylül 2006
Hazreti İsa (aleyhisselâm)'ın şu sözü rivayet edilir:
“Sanmayın ki ben sizi biraraya toplamaya geldim; ben kurtla kuzuyu
ayırmaya geldim.”
Zamanın işaretlerini görebilenler pek az...
Görenler içinde de, gördüklerini dar pencereden kurtulup geniş
bakışla kavrayabilenler pek az...
Oysa, değişimin boyutları sanılandan çok büyük!
Hiç farkında değiller “yenileyici ruhun” neler oluşturmakta olduğunun...
Tüm insanlığın yaşamının ve düşünsel değerlerinin nasıl yenilendiğinin...
Basîret sahibi olmayanlar fark edemese de, nasıl açığa çıkardığını
herşeyin iç yüzünü...
Geniş pencereden bakıp gören az olsa da, olanların, aslında kurtla
kuzuyu birbirinden ayırmakta olduğunu...
Deccaliyetin açığa çıkması yanısıra, Mehdîyetin düşünsel değerleri
açığa çıkmaktadır yeryüzünde.
Olaylara ani tepkiler göstermek değil, toplu bir değerlendirmeye
tâbi tutarak yaşamın oluşlarını izlemek, “esas aldığımız değerlere”
ve kendi yaşamımıza ona göre yön vermektir aklın gereği...
Şimdi sorgulama zamanı!.. Düşünelim! Olabildiğince geniş düşünelim!
Geçmişi gelecekte, geleceği geçmişte görmeye çalışarak... Yaşamdaki
oluşları izleyerek...
Hazreti İsa, kurtla kuzuyu nasıl ayırdı birbirinden? Etrafındakilerin
asıl amaçlarını ve içyüzlerini ortaya çıkarıp; inancı, şaşaalı ruhbanların
tekelinden kurtararak, sade ihlâs sahiplerine hakikatlerini bildirmedi
mi?
Nebî ve Rasûlleri anlayan, kabul eden için “ruhban sınıfı” ya
da “dinadamı”, “dinî lider”, “dinde otorite” gibi varsayımlar sözkonusu
mudur?..
Ne çare, “ölünce günahlarınızı affettireceğiz” diye çeşitli şekillerde
insanları istismar edip, onlara hükmedebilmek ya da makam, mülk,
para gibi dünyevî çıkarlar hatırına insanların inancına, ibadetine
yön vermeye çalışanlar tarih boyunca çeşitli görüntüler altında
hep “dini yetkili” diye toplumlara yutturulmuşlardır!
İnsanoğlunun gelişmişliğiyle övündüğü şu çağa rağmen, çeşitli
adlar ve görüntüler altında, değişik mekân ve ortamlarda, değişik
tapınma biçimleri ve törenlerle bu tür eski alışkanlıklar hâlâ devam
ettirilmektedir. Hatta, toplumların düşünceleri onların gözalıcılığına
yönlendirilerek, haktanmış(!) gibi yaşatılmaktadırlar...
Oysa, toplulukların dünya yaşamına yön vermeye çalışan nice kişi,
“dinadamı, ermiş, dinî lider, hoca efendi, ulu falanca, bilmem ne
filanca” etiketleriyle, yaşamın gerçeğinden, kendi hakikatlerinden
ve özlerindeki Allah'a ait kuvvelerden bihaber geçip gitmişler dünyadan...
Takipçileri de onların ardısıra... Nebîlerin sonuncusu Allah Rasûlü'nün,
“ALLAH” adıyla açıkladığı, varlığın hakikatinin ne olduğundan habersiz,
gaflette...
Aldatanların, insanlarla arasında aracı olduklarına inandırdıkları
tanrının varolmadığının farkında olmadıklarını mı sanıyorsunuz?
Bu türden uğraşlar dünyada kalacak “oyun ve eğlencelerden” ibarettir
sadece; aldatmacalardır karşılıklı...
Ancak, siz “din yetkilisi” varsayımını ciddiye alarak yola çıktığınızda,
İslâm'ın önerdiği bakış açısını başlangıçta terketmiş olursunuz!
İnandığınızı söylediğiniz değerleri ve bakış açısını “yok sayıp”
yaşayarak, inancınızın gereğini yaşamış olmazsınız! Ondan sonra
da elbette bilgisizliğinizin sonuçlarına katlanmaktan kaçamazsınız!
Bütün Nebilerin mücadele ettiği, yıktığı, Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın
geçersiz kıldığı şey, insan ile hakikati arasına girmeye çalışan
“aldatıcılar” zaten!
Kurtla kuzu, cehaletle ilim, zan ile hakikat, “şirk ile iman” ayrılmakta
birbirinden hızla! İç yüzü aşikâr olmakta gizlenenlerin!“İlim”
edinin ve “bilmeyenler” arasından firar edin!
Allah Rasûlü'nün “la ilahe” mesajını anlayıp kabul ederek, “tanrı”
varsayımının geçersizliğini bilen, tanrı(!) ile insan arasına kimsenin
giremeyeceğini bilir −ne tür özellikleri olursa olsun, kim hangi
makam ve mertebeyi verirse versin!
“İlla-Allah”, “sadece Allah” diyerek işaret edilenin, “Ahad,
Samed”, “yegâne sınırsız - sonsuz teklik” olduğundan dolayı, insanların
tapındığı, yöneldiği “tanrı”lardan hiçbirine benzetilemeyeceğini;
herşeyi içeren, herşeyin varedeni, varedicisi, aslı, özü, hakikati
olduğunu bilir!
Herşey, özünden itibaren, çeşitli boyutsal katmanlar suretiyle
“Allah ilmi ve kudretinden” meydana geldiği için; insan için “Allah'a”
giden yol, dışarıya değil, kendi özüne, kendi hakikatine doğrudur!..
İman ettiği gerçeğe yönelerek yaşamayanın, düşünce ve bakışını
ona göre yapılandırmayanın, bu bilinçlenme yolunda birşey kazanamamışsa,
taklit yollu yaptıklarının çöldeki serap gibi kaybolup gideceğini
hatırlayın... Unutmayın! Bilinçteki şirk hali, bağışlanmaktan nasiplenemeyecek,
kendi özündeki kuvvelerin getirisini yaşayamayacak yegâne körlük
halidir.
“Din” sopasıyla güdülmek üzere varolmuş olanlar, “dinadamları”
tarafından güdüleceklerdir. Öte yandan, düşünen, akıl sahibi insanların
bugün tek bir temel sorunu vardır: ALLAH ismiyle neye işaret edildiğini
“öğrenmek”! ALLAH'ın bilindiği ve iman edildiği yerde ise, tuzun
suda eridiği gibi kaybolmaya başlayacaktır insanlar ile hakikatleri
arasına giren deccaliyet...
|
|

|
|
Adam gibi tanrı(!)
Ahmed Bâki
15 Eylül 2006
Gözden kaçan önemli bir incelik şu:
Adları ve ünvanları veya insanların gözlerindeki mertebeleri
ne olursa olsun, “yukarıdaki tanrı” hayaliyle yaşayan kişiler, olayları
hep o tanrının herkese eşit davranması gerektiği beklentisi ile
ele alırlar. Sonra, sorular sorarak kendilerince gerçeği sorguladıklarını
sanırlar:
“Tanrı neden farklı dinler göndermiş?” “Neden kutsal kitaplar
birbirinin aynı değil?” “Birindeki yasak diğerinde niye yok?” vs...
Bu türden soruların altında, yaşamı, yaşandığı şeklinden yola
çıkarak şartlanmasız bir gözle anlamak yerine, tanrıdan tanrılık
beklentisinin yattığı çoğu zaman gözden kaçar! Oysa, bir “tanrı
varsayımı” ve ondan “tanrılık” beklentisidir aslında sorgulamaya
iten çoğu zaman...
Tanrı gibi tanrı, hatta adam gibi tanrı olsun isterler! Tanrının,
doğru dürüst bir tanrı olmasını bekler, fakat yaşananlara bakıp,
tanrının, bekledikleri tanrı gibi davranmadığını görünce de, bu
kez üstü örtülü olarak o tanrının tanrılığını sorgulamaya başlarlar!..
Tanrının tanrılığını sorgularlar; tanrının peygamberlerini sorgularlar;
tanrının gönderdiği dinleri sorgularlar... Kendi bakış açılarını
sorgulamak gelmez akıllarına!.. Anlamadıklarını anlayamadıklarını
göremezler! Bunu kabul etmek de istemezler! Ne var ki bir “tanrıyı”
ve ondan “eşitlikler” beklentilerini hesaba katmadan yaşamı kavrayamadıkları
da apaçık ortadadır.
Oysa bilseler, tanrı, peygamberlerine birşey bildirmemiştir...
Bilseler, tanrı, dinler de göndermemiştir... Bilseler, tanrı, tanrının
elçileri, tanrının gönderdiği dinler, hep karşılığı sadece ve sadece
kafalarında olan hayallerdir... Ve dahi bilseler, ötede bir tanrı
olmadığını; sadece bir SİSTEM'in var olduğunu ve ona göre yaşanmakta
olduğunu herşeyin...
Bütün Nebi ve Rasûller aynı tek sistemi farketmiş, ancak, içinde
bulundukları şartlarda, kendilerine takdir edildiği kadarıyla yaşamış
ve dillendirmişlerdir onu.
Hazreti Muhammed aleyhisselâm, varlığın özündeki “levhi mahfuz”
tâbir edilen yaradılış kanunlarının kodunu OKU'muş, yaşadığı günün
koşullarında, insanların ihtiyacına binaen OKU'duğunu dillendirmiştir,
tam kemaliyle. Hiçbir hüküm havadan inmemiştir. Kitabın inzal olması
ifadesiyle anlatılmak istenen, gökten birşeyin inmesi değil, Rasûlullah'ın
bilincinde bu bilginin açığa çıkmasıdır.
İnsanlık tarihinin en büyük reformlarını yaşatan tüm bu bilgi,
yirmiüç yılı alan bir süreç şeklinde ortaya çıkmıştır, karşılaşılan
çeşitli oluşların beraberinde...
Hazreti İsa (aleyhisselâm)'ın tebliği ise yaklaşık üç yıllık
bir süreçtir.
Bütün nebilerin ortaya koydukları, kendi hakikatlerinden gelip
bilinçlerinde açığa çıkan bilgidir, takdirlerindeki kadarıyla.
Yaşamda süregiden oluşlarda eşitlik diye bir olgu asla sözkonusu
değildir! Çünkü her an, her şey yeni bir oluşa tâbidir ve aynı an
ve aynı şartlar ikinci bir kez asla oluşmaz! ALLAH SİSTEMİ bu! Olup
bitenden dolayı sorgulanabilecek bir tanrı da yoktur!
Düşünmek için iyi bir fırsat! Ancak, önce gerçekçi olmak ve yaşamın
kendisini esas almak şart!
Tanrı varsa neden herkese eşit davranmıyor?
Tanrı yoksa, Nebiliğin ve Rasûllüğün işlevleri neler?
Nebi ve Rasûllüğün “ALLAH” ismiyle işaret edilenle bağlantısı
ne?
Okunan “SİSTEM” tek ise, farklı kitapların varlığının anlamı
ne?
Okunan “KİTAP” ile bizlerin kitap kavramından anladığı arasındaki
fark ne?
“DİN”in tekliği neyin tekliği anlamına geliyor?
Okunan kitabı Nebi ve Rasûllerin “dillendirmesi” ne anlama gelir?..
Bunlar asıl düşünülmesi gereken konular...
Bir tanrı varsayımını kafasından atıp, tanrı merkezli düşüncelere
dayandırmaya çalışmadan, yaşamın işleyişini esas alarak düşünebilenler
için sayısız yeni ufukların açılımı sözkonusu elbette!..
|
|

|
|
Misal ve benzetme yollu işaretler
Ahmed Bâki
7 Eylül 2006
Misal ve benzetme yollu işaretler diyoruz... Bununla kastedilen
nedir? Misal ve benzetmelerin kapsamı ne kadardır? Misal ve benzetmeler
nerede başlar, nerede biter?..
Kur'an'ın ruhuna yönelebilmek için bunlar çok iyi düşünülmesi
gereken konular...
Son birkaç yazımızda vurgulanan ana noktaları iyi değerlendirebilirsek
eğer, “misal” ve “benzetme” ile kastedilenin, zannedilenden çok
daha geniş boyutlu olduğunu görebiliriz.
Sadece anlattığı kıssalarla veya kullandığı benzetme yollu tanımlamalarıyla
değil, nesnelere işaret ederek dile getirdikleriyle dahi, Kur'an,
bir ruha, bir bilince, bir anlayış ve kavrayış disiplinine yönlendirmektedir
inananları! Lafzı itibariyle, nazil olduğu günün koşullarında dillendirildiği
şekliyle bize ulaşmış olsa dahi, o yüce Kur'an'ın işaretleriyle
açıkladıkları, herhangi bir dönemin anlayışıyla kayıt altına alınamayacak,
zamanüstü bilgidir.
Bu gözle bakabilirsek eğer şunu görürüz:
Kur'an-ı Kerim, misal ve benzetme yollu işaretleriyle, sistemin
işleyişinin kanunlarını ve insanların ihtiyacı olan şeyleri “ideal”
yani “düşünsel” boyutlarıyla açıklar! İşaretlerinden gaye, inananları,
gösterdiği ideale yönlendirmektir.
“İdeal” olanın pratiği, yani algı dünyamızda ortaya çıkışı ise
“sünnet” kelimesiyle tanımlanan oluşlardır.
Sünnet, “Allah” ismiyle işaret edilenin halkedişinde ortaya koyduğu,
tâbiri caizse âdetidir; orijinini rahmaniyet diye işaret ettiğimiz
boyuttan alır. Rahimiyet onda gizlidir. Ve o sünnet, ismi “Allah”
olanı bildiren Allah Rasûlü'nün varlığında dile gelir!
Allah Rasûlü'nün “sünneti” denen şey, kullanılan benzetme ve
misaller sayesinde “ideal” boyutu Kur'an'da dillendirilmiş olan
halkedişin, insanda ortaya konuşudur ve bu itibarla Allah Rasûlü'nün
yaşamı, Kur'an ahlâkıdır!
Kur'an ve Sünnet'ten ibaret olan bu “düşünsel” ve “yaşamsal”
oluşlar bütünü, İslâm Dini'ni açıklar. Tıpkı insanın bilinci ve
bedeni gibi, her ikisi tek bir bütünün ortaya çıkışıdır. “İman”
ve “amel” kelimeleriyle işaret edilen de bunların gereğidir. Kur'an'a
imanın hasılası, sünnet ile ameldir!
Bu varlıkta ortaya çıkan her şey Sünnetullah'a tâbidir, her oluş
Sünnetullah'ın gereğini ortaya koyar. Dolayısıyla, yaşanan ve gözlenen
herşey, hakikatte, varlığın özündeki sisteme göre bir dile geliştir,
sistemin bir ifadesidir. Her oluş, özündeki yaratılış sırrının,
kendi koşullarında çeşitli yollardan dile gelişidir.
Allah'ın oluşları sınırsızdır. O, her an
yeni bir oluştadır. Okyanuslar mürekkep olsa, hatta misliyle fazlası,
bu oluşları, bu ifadeleri, yani O'nun kelimelerini yazmaya yetmez...
Bu oluşların hepsi, o oluşların tâbi olduğu özündeki sistemin ifadeye
gelişleridir. O oluşların seyrinden, özündeki sistemin OKUnabilmesidir
gaye!.. OKU'nan, sistemdir; ancak dile gelen, o sistemin gereğini
ortaya koyan ifadeler, yani kelimelerdir!
Bu evrende ortaya çıkan, insanın gözlemleyebildiği ve gözlemleyemediği
herşey, özündeki sistemi ifade eden işaretler olduğuna göre, yaş
ve kuru ne varsa, apaçık bir ayet, bir işarettir, özündeki sistemin
okunmasına vesile... Bu işaretlerin hepsi de, varlığın aslına ait,
orijinini ondan alan, onu anlatan kesitsel veriler, örneklemeler,
misaller, mecazlar, benzetmeler ve sembollerden ibarettirler. Asl
olana göre!.. Hatta bir hayal ve bir kıvılcımlık geçici hatıradan
ibarettirler...
Misal ve mecazlar nerede başlarsa orada da biter! Bir an var
gibidirler, bir an yokturlar, fânidirler! Aslolan, onların ardındaki
hakikattir ve o hakikat bâkidir!
Kime?
Kur'an'ı OKU-ya-bi-le-ne!..
|
|

|
|
Haram olan ne?
Ahmed Bâki
2 Eylül 2006
Bir kez şartlanılan bakıştan kurtulmak, sonrasında çok zor!..
Şartlanmasız düşünebilmek, hele hele tanrı şartlanması olmadan bakabilmek
ise belki zorların en zoru...
“Beyni korumak” başlıklı bir önceki yazımızda vurgulamak istediğimiz
ana nokta tam ve doğru anlaşılamadığı için yeni bir yazıyla konuya
biraz daha açıklık getirme zorunluluğu doğdu.
Bana ulaşan bazı mesajlarda, konunun “alkol” meselesi şeklinde
algılandığını, bu sebeple daha önceden neden yasaklanmadığı, ya
da zararı varsa faydası olamayacağı vb. şeklinde soruların ön plana
çıktığını görmekteyim. Oysa yazının başlığından da anlaşılabileceği
üzere, nesneye değil, beyne zarar vermeye odaklı idi konu...
Haram diye bildirilen şey niye haram? Ötedeki bir tanrının yasağı
sözkonusu olmadığına göre bu sorunun cevabı çok önemli ve bunu iyi
düşünmek gerek! Eğer yukarıda oturan bir tanrının koyduğu emir ve
yasaklar sözkonusu olsaydı, o zaman düşünmeye hiç gerek olmazdı.
Oysa, Kur'an, gerçekleri misallerle açıkladığını vurgulayarak sıkça
“düşünmemizi, anlamamızı, verilmek isteneni idrak etmemizi” öğütlüyor...
Kur'an-ı Kerim'i, “kelimeler” düzeyinde ele alanlar için haram
olan, dışımızdaki bir takım nesnelerdir. Oysa, kelimeler teknesinden
inip, kavram ve içerik denizine dalabilenler için, bir de derin
düşünce ve değerlendirme yetisi ile varılabilecek Kur'an'ın ruhu,
işaretlerinin gerisindeki asıl “anlamlar”, o işaretler suretiyle
gösterilen ana hedef ve amaçlar sözkonusudur!
Bir gerçeği çok iyi değerlendirmeliyiz:
Kur'an-ı Kerim, bildirildiği ortam ve zamanın koşullarına göre
verdiği “misaller” ve “benzetmeler” yoluyla, aslında, yaradılış
kanunları dediğimiz sünnetullah gerçeklerine göre insanın ebedi
saadete erebilmesi için ihtiyacı olan düşünce ve değerlendirme sistemini
“ideal boyutlarıyla” açıklar; pratik boyutta katı normlar, kısıtlamalar
ve yasaklar getirmek gayretinde değildir!
Ne var ki, onun işaret ettiklerinden yola çıkarak sistemin evrensel
gerçeklerini kavramak yerine, misal ve benzetme aracı olarak kullandığı
“kelimeleri” nihaî mutlak gerçekler olarak ele almak, bu suretle
Kur'an'ın mesajını bir zaman, mekân veya nesneye bağlayarak konuyu
orada sınırlandırmak, bu ruhun anlaşılmasına mâni olmuştur...
Haram olduğu belirtilenin “ne” olduğu, ancak o şeyin haram oluşunun
“niye”sinin değerlendirilmesi suretiyle ulaşılacak bir gerçektir.
Nesnelerin kabahati yoktur, onlar da birer varoluş gayesine sahiptirler
ve birer nimettirler doğru değerlendirildiklerinde! Cezaya katlanacak
olan da nesneler değillerdir! Nesne değil, kişinin o nesneye karşı
kendi içinde beslediği “arzudur” uzak durulması gereken! Dolayısıyla,“niye”si
sorgulanarak varılacak sorumluluk hissi ve bunun gereğinin ortaya
konmasıyla elde edilecek güçtür murat edilen!
Bu bilinçle Bakara Suresi'nden daha önce verdiğimiz ayet üzerinde
duracak olursak eğer, öncelikle şunu görürüz.
Bu ayetteki açıklama, bildirilenlerin dogmatik olmadığının apaçık
bir göstergesidir. Kur'an işaretlerinin, ötedeki bir tanrının emirlerine,
koyduğu yasaklara veya hayali bir dünyaya değil, tam aksine şu an
içinde bulunduğumuz, bizzat tecrübe ettiğimiz yaşamın gerçeğine
dayandığının kanıtıdır.
“Niye”sini sorgulamadan ele alırsak eğer, o zaman, Kur'an-ı Kerim'in
bildirildiği dönemde bilinmediği veya onda kelime olarak geçmediği
için, alkol yanısıra, esrar, eroin, sigara ve benzeri diğer beyne
zarar vericilerden de aynı sebeple uzak durmamız gerektiği sonucuna
ulaşamayız! Oysa, murat edilen, bu sorumluluk bilincinin, bu düşünce
ve değerlendirme sisteminin oluşmasıdır. Kimse, Kur'an'da geçiyor
diyerek bir tek içkiden uzak durup, diğer zarar vericiler için bu
korunmayı yaşamadığı sürece, bir tanrının gözüne girmiş olmayacaktır
ve beynine verdiği zararın neticesini yaşamaktan kurtulamayacaktır!
O halde mesele, adı geçen bir nesneyi dışlayarak kenara çekilmek
değil, verilmek istenen ruh itibariyle işaret edilen hedefin gözetilmesi
ve bu sayede, gereğinin her tür koşulda yerine getirilmesinin sağlanmasıdır.
Yaşam, dinamik bir süreçtir! Bugün bilemediğimiz sayısız şey
hakkında belki de ileride değişik bilgiler ortaya konabilecektir.
Ama yaradılış kanunları dediğimiz sünnetullah gerçekleri hiçbir
koşulda değişmeyecektir ve insanların her koşulda, bu ruha işaret
eden Kur'an gerçeklerini değerlendirmek suretiyle korunmaları zorunluluğu
ortadan kalkmayacaktır!
Kur'an'ın açıklamalarının “kelimeler” düzeyinde kayıt altına
alınmasının ve ruhu itibariyle işaret ettiklerine yönelmemenin nelerle
sonuçlanabileceğini umarım biraz daha iyi görebilmemiz mümkün olmuştur
bu açıklamalarla...
|
|
|