English | Deutsch | Français | Español | Pусский | Polski | Nederlands | Shqip | Kiswahili | Azeri | Türkçe

 

"Tasavvuf ve Modern Bilimin açıklamaları ışığında
düşünsel derinliğiyle İslâm Dini..."

açılış sayfam yap

favorilerime ekle

arkadaşıma gönder

 
Karşılıksız Paylaşım

Hiçbir eserimiz için telif hakkı talebimiz yoktur.

Tüm yayınlarımız, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'ın "Allah" ismiyle neyi bildirip açıkladığının öğrenilmesi ve "Din" denilen sistemin bu vizyonla değerlendirilebilmesi için tüm insanlarla karşılıksız paylaşılmak üzere hazırlanmıştır. Tamamına ücretsiz olarak ulaşabilir, YAZAR ve KAYNAK BELİRTMEK ŞARTIYLA her yoldan çevrenizle paylaşabilirsiniz. Allah ilminin karşılığı alınmaz.

 

İlim mi yaşam mı?

Ahmed Bâki

20 Ocak 2007 Cumartesi

Bilim ve teknolojinin gelişimi, bireyler ve toplumların yaşadığı değişimle hızlanıyor. Aynı şekilde, bireyler ve toplumların yaşadığı değişim de, bilim ve teknolojinin gelişimiyle hızlanıyor. Sonu nereye varır bilinmez ama, toplumsal boyutta dahi "bilgi" ve "yaşam" interaktif işliyor, elele, hatta içiçe...

Öte taraftan tüm bu değişimin yanıbaşında bilime son derece uzak yaşamlar da tahmin edemeyeceğimiz kadar fazla. Hatta, dünya nüfusunun en az yarısı henüz çağımız teknolojisiyle hiç tanışmış değil... Bırakın cep telefonu, bilgisayar türünden araçlar kullanmayı, henüz elektriğin yaşamlarında yeralmadığı nüfus, interneti kullananlardan belki katbekat daha fazla...

Konumuz, ilim ve yaşam! Toplumsal boyutundan ziyade, bireysel boyutuyla... İlim mi, yoksa yaşam mı?...

İlim konu olduğu zaman "ilim önemli değil canım, önemli olan yaşamdır" türünden şeyler işitenlerimiz olur bazen; hatta âdeta ilmin ötesine aşılmış ve de oraya ermişlerin sözü böyleymiş edâsıyla söylenir bu...

Önceki yazılarımızdan birinde ilmin yolunda kendini geliştiren kimsenin yaşadığı "hâlin", Rasûlullah (aleyhisselâm)'ın hoşgörmediği türden davranışlara müsaade etmeyeceğine değinmiş ve demiştik ki, bu tür davranış ve tutumlardan kaçınmanın ötesinde, bunlar ondan zuhur etmez; edemez!

Nedenini açıklarken de şu inceliği vurgulamıştık: Dedikodu, gıybet ve bunlar gibi kaçınılması zarurî davranışları ortaya koyan kişide, o anki yanmanın tezahürüdür aslında o davranışlar, dilinde alevlenen o sözler! O anda, o fiili ortaya koyduğu yerde yanmadadır kişi zaten, ve dahi yakan ateşin verdiği azabın haykırışlarıdır aslında dilinden dökülen "gıybet, dedikodu" türünden sözler. Tıpkı kızgınlık, öfke gibi, yakan ateşin zuhurudur onlar...  Oysa çoğunluk, dedikoduyu, gıybeti, şimdi kaçınılması gereken, neticesi ise daha sonra(!) yaşanacak davranışlar gibi bilirler...

Bu tür inceliklerin her zaman farkında olamasak dahi, benzer misâllerden de görülebileceği üzere, "yaşam" denen şey, aslında ve sadece "ilmin" gereğinin ortaya konmasıdır. Ezberlenen kitabî bilgiyi değil, idrakinde olunan ilmi, yani bilinci kastediyoruz burada!

Kişinin ilminin ve idrakinin ortaya koyduğu hâli, yaşamıdır. Bir başka deyişle, kişinin yaşamı, ilminin ve idrakinin ortaya konuşudur. Dolayısıyla, bunun farkında olamayanların zannettiği gibi, ilim ayrı şey, yaşam ayrı şey değildir. İman etmek için dahi ilim gerekir. Neye, nasıl iman edileceği bilinir ki, idrakin elverdiği düzeyde de gereği gibi o iman yaşanabilsin.

Yaşam ile ilmi (bilinci), ayrı şeyler zannettiren nedir peki?..

Eğer dikkat ederseniz, "ilim önemli değil, yaşam önemli" türünden yaklaşımda bulunanların, aslında "yaşam"dan anladıkları şey, ilimden ayrı, "kişinin başına gelenlerden" ibarettir çoğu kez. Öyle şartlandırıldıkları için çoğu insan karşılaştığı, başına gelen ve dolayısıyla yaşadığı şeylere yaşam der; ezberlenen veya nakledilen kitabî bilgiye de ilim.

Hakikat bilgisini almış olan birçok kişi dahi, yaşamı, "başlarına gelenler," yani "yaşamak zorunda kaldıkları şeyler" olarak algılamaya meyillidirler. Ne kadar çok şey başlarına gelirse, hatta ne kadar çok ezâya ve cefaya katlanırlarsa, o kadar ileri düzeyde bir yaşamları olur, ona göre de mertebeleri yükselir zannedenler çoktur. Hatta, Müslüman, ya da mistik toplumlarda genel eğilim bu yöndedir ve bu eğilim yüzünden, acizlik, fakirlik, güçsüzlük gibi özellikler hâlâ bir fazilet gibi algılanırlar.

Oysa, yaşam, sizin başınıza gelen şeyler değildir!

Kişiye, başına gelen şeyler mertebe kazandırmaz!

Sizin yaşamınız, başınıza gelen o şeylere karşılık, sizin ne yaşadığınızdır!..

İlmi de, idraki de, mertebesi de odur zaten kişinin. (Yukarıda değindiğimiz dedikodu ve yanma misalini değerlendirelim burada.)

Yani, karşılaştığınız, başınıza gelen şeylerden ziyade, o şeylere karşı sizin ne yaşayabildiğinizdir sizin olan ve sizin yaşamınız! Kendinizden ne ortaya koyabildiğinizdir sizin olan ve yaşamınız diyebileceğiniz şey...

Başına gelen şeylere karşılık zilleti de yaşayabilir kişi , izzeti de... Bunu, o olaylara karşılık takınabildiği bakışı, tutumu, yaklaşımı, inancı, düşünce ve değerlendirmeleri belirler ki bu da ilmi ve idraki düzeyindeki tahkiki kabulünün sonucudur... Eğer, ilim ve idraki elveriyorsa, karşılaştığı şeylerin −ki bunlar kayıplar da olabilir− meydan okuması düzeyinde kendinde keşfettiği ve ortaya koyabildiği manevi güçler sayesinde aziz olur. Ki iman bu getirinin en önde gelen aracıdır. Ancak, eğer bilinci beş duyu kaydında dünyaya dönükse, gördüğünün ardına geçmeye, ötesini değerlendirmeye açık değilse, o zaman da karşısına aldığı "dünyası" önünde kendisini aciz, güçsüz hisseder ve de zelil olur. Dolayısıyla, başımıza gelen, bize isabet eden şeyler değil, bizim o isabet edenlere karşılık ne ortaya koyabildiğimizdir halimiz ve yaşamımız...

İnsanlarda yaşam olarak ortaya konan şey, tek çeşit standardı aranacak birşey değildir. Tarih boyunca yaşamış ehlullahı düşünün! Nebi ve Rasûllerin yaşamlarına bakın! Hiç birinin yaşam seyri diğerinin aynı değildir. Hazreti Süleyman bir kral olarak yaşarken, Yusuf (aleyhisselâm) önce zindanlarda kalmış, sonra kralın sarayında bulunmuştur. Musa (aleyhisselâm)'ın yaşamı toplum içinde ve mücadelelerle geçmiştir. Hazreti İsâ (aleyhisselâm) 2 ya da 3 yıl kadar süren tebliğ görevinden önce, toplumdan tamamen uzak yaşamıştır.

Kişinin ilim ve idrakinin ürünü olan tutum ve davranışı, düşünce, değerlendirme ve uygulaması onun bizzat yaşamıdır, ki bu aynı zamanda ondaki ilmin, fiiller şeklinde zuhuru, projekte olmasıdır.

Şunu da bu arada vurgulayalım ki, iman, bir bakış ve değerlendiriş sistemidir. Allah'a erme diye tanımlanmış bu süreci yaşayabilme aracıdır. Eli-kolu bağlı, inaktif veya şuursuz bir kabulleniş demek değildir. Çünkü pasiflik ve şuursuzluk ile bir amaca ve hedefe varılması sözkonusu olmaz! Oysa bir sistemin kavranması sonucu bilincin hedefine erebilmesidir imandan amaç. Kavramları, şartlanmalar yüzünden yanlış yorumlamak, yanlış değerlendirmelere ve önemli kayıplara yol açar. Oysa, kavramların içyüzü, sanılandan çok farklıdır gerçeğini algılayana göre. Yaşam ayrı şeydir, kemalât ve müşahede ayrı şeylere işaret eder... İlim ayrı şeye işaret eder, kitabî bilgi ayrı şeydir.

Açıklananları yerli yerince anlayabilmek için kelimelerle işaret edilenleri doğru kavrayabilmek zorunluluktur. İlim kelimesinin kitabî bilginin çok ötesinde, bilinç olduğunu; yaşam denen şeyin, ilmin fiiller olarak zuhurundan ayrı olmadığını anlayabilirsek ve bunlarla birlikte "cennet" kelimesinin arzulanan bir "yaşam" boyutuna işaret ettiğini ("sonra"ya ait bir mekâna, saraylara, bahçelere işaret etmediğini) değerlendirebilirsek; o zaman ayet ve hadislerle vurgulanmış bambaşka gerçekleri farkedebileceğiz... Şu hadis-i Rasûlullah'ın verdiği gibi yeni açılımlara ulaşabileceğiz:

''Herşeyin bir yolu vardır, cennetin yolu da ilimdir.''

 

          

 

Doğum günü hediyesi

Ahmed Bâki

20 Ocak 2007 Cumartesi

Eskisi geride kaldı, yenilendi görüşümüz, görüntümüz yeni yılla. Yeni yılın hediyesi... Yeni bir süreç başladı, her an yenilenmekte olanla..

Rasûlullah efendimiz bir hadisinde: "Kişi mevta olduğunda, dünyadakiler geride ne bıraktığına bakarlar; ölüm ötesinde karşılayan melekler ise ne getirdiğine bakarlar" buyuruyor...

Yaşam sonsuz, geçitleri çok! Geride kalanların "ölüm" dediği, ilerde olanlar için "doğum"! Dünyadan ölen, ahirine doğmakta... Ahirimiz, evvelimizle aynı yerde: Yersizlikte! Zamansızlıkta! Varlığımızın derinliklerinde, hakikatimizde, özümüzde... Sırrımız o, "evvelde" varoluşumuz onunla, her an varlığımız onunla, "ahirinde" dönüşümüz yine ona...

Derler ya, "tırtılın ölümü, kelebeğin doğumudur" misali, her doğum aslında bir ölümdür bir bakıma ve her ölüm aslında bir doğum...

Gidilen yerdeki ölüm günleri, gelinen yerde kutlanası doğum günleridir... Onun için gidenlerin ardından gerçek bir kez daha hatırlanır, "Hu'vel Bâki" denir... Yar ile vuslattır benim ölümüm diyen bilince göre Hakk’a vasıl olduğu gün "doğum günü" olmuş, sonsuzluk âlemine...

Onun için belki de bazı günler kutlanır olmuş... Kutlayanlar, paylaşırmış kendindekini
sevenleriyle, dostlarıyla, çevresiyle... Dünyanın geçip gidici olduğunu, kendilerinin o dünyadan daha değerli olduklarını anlatıp dururlarmış türlü yollarla, bir misafir gibi diğer mukimlerin arasında...

Mümin için ölüm, ebedi ikâmetgâhına, manevî dünyasına, melekler âlemine "doğumu" demek... Dünya fâni, hayat ise bâki... Her gelen geçer gider, sadece O'dur bâki, "Hu'vel Bâki"...

"Ölmeden evvel ölmek" denen, "ölmeden önce doğmak" demektir... Çünkü "ölüm", "yakîn" ile erilen hallerdendir. Dünyaya gelmek bir doğumdur, dünyayı terketmek bir diğer doğum! İki kere doğmalıdır insanoğlu, "ölmeden evvel doğsun" gerektir! Ki aslî âlemine kanat çırpabilsin, özündeki, "esma" denen, bilinç boyutunun güçlerine, kuvvelerine, melekelerine erebilsin...

Böylesi doğum aslında iki aşamalıdır... Hükmi doğum ve fiili doğum... Zannettiği varlık olarak varolmadığını ve yok olduğunu, dolayısıyla bu dünyayla sınırlı olmadığını "anlamak" hükmi doğumdur... Şuur boyutunda yaşama geçiş ise, fiili doğumdur. Böyle doğumlara nail olanların doğum günleri tebrik edilir...

İnsanoğlu bir değil, birkaç kez doğar... Ana rahminden doğan, evvelinde o karanlıkta asla göremediği, ama onu varlığında taşıyıp, onu besleyen ve  büyütenin kim olduğunu doğunca apaçık gördüğü gibi, beş duyu dünyasından evrensel bilincinin âlemine doğan da, çehresine bakar halde hakikatini seyre dalarmış...

Ve dahi görürmüş ki, doğan o değilmiş, doğum yokmuş ona, "doğum günü" yokmuş... Günler, yıllar değilmiş geçen... Onun hayatının başlangıcı yokmuş. Onun hayatı "başlamadan önce", "zaman" diye birşey sözkonusu değilmiş... O, tarihte bir "zamanda" varolmamış. Tarihler, günler, yıllar onun bilincinde varolmuş hep... O bir mekânda "dünyaya" gelmemiş! Dünya onun bir algısından ibaretmiş; dünyalar, evrenler onun bilincinde varolmaktaymış... Alırmış o zaman işte en güzel doğum günü hediyesini...

Allah, taliplerine kolaylaştırsın böyle güzel bir doğumu ve nasip etsin hakikisini "doğum günü hediyesinin"!..

 

          

32109 kez okundu.

Ocak 2007

 

arkadaşıma gönder | favorilerime ekle | açılış sayfam yap

1994-2007 ® Ahmed Bâki'nin Tasavvuf ve Bilim Web Sitesi
3.000'den fazla web sayfasında sunulan tamamı ücretsiz kitaplar, kitapçıklar, sesli kitaplar, e-book'lar, sesli ve görüntülü sohbetler, çeviriler, seslendirmeler ve ayrıca sürekli eklenen güncel yazılarla tüm insanlarla karşılıksız paylaşım.
© Yayınlarımızın telif hakkı yoktur. Orijinaline sadık kalmak koşuluyla yazar ve kaynak belirterek her yoldan çoğaltılabilirler.