|
Rasûlullah bugün yaşasaydı (3)
Ahmed Bâki
27 Nisan 2007
Rasûlullah bugün yaşasaydı (2. yazı)
Rasûlullah bugün yaşasaydı (1. yazı)
Önceki yazılarımızda konuya geniş bir giriş yaptık ve nihayet
farklı ve yeni birşeyler söyleme zamanı geldi...
Eminim bildiğiniz, düşündüğünüz, hissettiğiniz, fakat şimdiye
dek bu şekilde dile getirilmeyen birçok tespiti bu yazıda bulacak
ve ulaşabildiğiniz tüm düşünen insanlarla paylaşmayı isteyeceksiniz…
Öncelikle bir hususun altını tekrar çizelim. Hazreti Muhammed
(aleyhisselâm)’a inananların büyük kısmı, içinde bulunduğumuz devirde
İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlayacağına
inanmaktadırlar. Günümüz dünyasına baktığımızda, bu parlayışın gerçekleşebilmesi
yolunda çalıştığına inanan, Mısır'dan Hindistan'a, Endonezya'dan
Meksika'ya kadar dünyanın değişik bölgelerinde irili ufaklı mezhepler,
tarikatlar, cemaatler gibi değişik binlerce grubu; bunlar içerisinde
kendini dinde otorite kabul ettirmeye çalışan, milyonları arkasına
takmış dini liderleri, teologları, ilahiyatçıları, şeyhleri, hocaları,
dinadamlarını ve bunların pek çok çeşitli faaliyetlerini görüyoruz.
Bu gruplar içerisinde, örgütlenmek suretiyle mali, siyasi işbirliklerini
güçlendirerek binlerce merkez, teşkilat, istihbarat ve öğretim birimlerinde,
kendi anlayışları doğrultusunda gençleri yetiştirme faaliyetlerini,
kendilerine taraftar gruplar oluşturma çalışmalarını, siyasetten
silahlı mücadeleye kadar değişik stratejilerle bulundukları devletin
idaresini veya kadrolarını ele geçirme faaliyetlerini İslâm'ın
gereği gibi görenler, hatta Allah'a ve Hazreti Muhammed
(aleyhisselâm)'a yaklaşmanın başta gelen yolu gibi görenler de var.
Bunların tayin ettikleri halifeler, gavslar(!), kutuplar(!),
müçtehitler, alimler, müftüler, mehdiler var... Bunlar vasıtasıyla
yapılan içtihatlar, verilen fetvalar, kurulan mahkemeler, konulan
emir ve yasaklar, kesilen cezalar, bunlarla yaratılan baskı,
gerilim, şiddet ve çatışmalarla Hazreti Muhammed'e
yaklaştıklarına inananlar var!..
İlmi, paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler bastırıp
satıp, ya da para toplayarak mali yönden güçlenip dinsel görüntülü
bir kurum veya teşkilât faaliyetinin başına geçerek, insanlara rahatça
hükmedebilecek bir pozisyon elde edip, Hazreti Muhammed
(aleyhisselâm)’a yaklaştıklarına inananlar var!..
Dini lider, cemaat lideri, tarikat şeyhi, mahalle hocası gibi
bir kimlikle tahtında veya minderinde oturup, insanları karşısında
el pençe divan tutarak, dinleyenlerin duygularını tahrik eden sözler
söyleyip gözyaşı dökerek, bilgisiz toplulukları gütmek suretiyle
Hazreti Muhammed'e yaklaştığına inananlar var!
Bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışını “tanrının emirleri”
diye fetvalarıyla yasaklar ve kısıtlamalarla bir fermanname gibi
uygulatmaya çalışarak, Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’a
yaklaştıklarına inananlar var!..
Bilimle ve teknolojik gelişmelerle ilgilenmeyerek, bilgisayar,
internet ve televizyonu etrafına yaklaştırmayarak, modern yaşamdan
uzak durarak O'na yaklaştığına inananlar var...
Başında takke ya da sarık, sırtında entari, cüppe ile dolaşarak,
kılık kıyafetiyle, yüzündeki kılların ve tıraşının biçimiyle
Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)'a yaklaştığına inananlar var!
Var da var...
İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur halinde parlaması,
“Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması beraberinde, mecaz, benzetme
ve işaret yollu misallerle bize ulaşan sünnetullah gerçeklerinin,
bugünün bilimsel gelişmelerinin ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle
gerçekleşecektir.
Bize göre ise, çağımızda İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan
bir nur halinde parlaması, “Rasûlullah’ın” hakikatinin tanınması
beraberinde, mecaz, benzetme ve işaret yollu misallerle bize ulaşan
sünnetullah gerçeklerinin, bugünün bilimsel gelişmelerinin
ışığı altında yeniden değerlendirilmesiyle gerçekleşecektir.
Allah ismiyle işaret edilene “abd” ve “rasûl” oluşuyla
birlikte, kendini sadece “ilmin şehri...” (medinetül ilm)
benzetmesi dışında başka hiçbir sıfatla tarif etmemiş olan o muhteşem
Zat’ın mucizesi de pek tâbii ki “ilimdir” ve her şeyden evvel,
olayı bu yönüyle anlamak zaruridir bizim için.
Ayrıca, ALLAH’ın yarattığı sistem ve düzen yanısıra, insanın
varlığındaki mevcut potansiyeli de o günün “sembolleri”,
“mecazları” ve “misalleriyle” insanlığa açan Rasûlullah (aleyhisselâm)’ın
vahiy yollu bildirdiği Kur’an-ı Kerim’de sıkça, “misaller
ve benzetmelerle işaret edilen gerçekler üzerinde tefekkür edip
aklımızı kullanmamızın gereği” vurgulanmaktadır. Bizim için
bu işaret, o mecaz, sembol ve benzetmelerin, bugünün verileriyle
yorumlanıp anlaşılması zorunluluğuna işarettir! Zira,
“eskilerin yorumunu aynen kabul edin, düşünmenize gerek yoktur,
taklitçi olun yeter”, denmiyor!
* * *
Bunu böylece belirttikten sonra, şimdi gelin, Rasûlullah
(aleyhisselâm), Hazreti İsa’dan sonraki süreçte 1400
sene evvel değil de ilk defa bugün dünyaya gelseydi, bugün yaşasaydı,
açıkladığı ilmi nasıl bildirirdi, buna kafa yoralım!
Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham
yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca
beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere”
erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat
Allah Rasûlü...
Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham
yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca
beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere”
erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah
Rasûlü...
Henüz bilim dünyası, bulgularının, bu sırların açıklaması olduğunu
tam anlamıyla farketmemiş olsa da, biz sorgulayalım...
Gerek araştırmalar ve bilgi birikimi, gerekse sezgi ve ilham
yoluyla, kendisinden sonra dünyaya gelip yaşamış olan milyonlarca
beynin yaptığı tespitlerle dahi, henüz “açıkladığı muazzam gerçeklere”
erişilemeyen, yeryüzüne gelmiş en muhteşem insan, eşsiz Zat Allah
Rasûlü...
Acaba...
Bildirdiği “evvel, ahir, zahir, batın O’dur” ayetiyle,
“önce, sonra, algılanan, algılanamayan” denilenlerin, hakikatte
aynı ve tek olduğu muhteşem sırrını açarak, biliminin son yüzyılda
keşfedeceği en önemli kilometre taşları olan “varlığın bölünmez
bütünlüğüne” ve bunun yanısıra “zamanın ve mekânın izafiliğine”
işaret eden ilim şehri Allah Rasûlü...
“Ahad” ve “samed” tabirleriyle, yüzyıllar sonra
Modern Bilimin varlığın aslını tanımlamada nihai keşfi ve vazgeçilmezi
olarak yerini alacak olan teklik (oneness) ve sınırsız
bütünlük (infinite wholeness) kavramlarını (henüz fark edilemese
de) insanlığa açan Allah Rasûlü...
“Zerre küllün aynasıdır” işaretiyle, bilimsel araştırmaların
yüzyıllarca süren gelişimi nihayetinde keşfedeceği “holografik
gerçekliği” en yalın haliyle ortaya koyan Allah Rasûlü...
Dünyanın, evrendeki sayısız gezegenden biri olduğu düşüncesinin
henüz gelişmediği, hatta düz olduğu kabul edildiği devirde, “kevkeb”
diye yüzyıllar sonra güneş sistemimizde tespit edilecek olan gezegenlerden;
“âlemler” (yetmiş bin alem, onsekizbin alem) diye yüzyıllar
sonra Modern Bilimin “evren içre evrenler” (multiverse of
universes), “paralel evrenler” yaklaşımıyla varlığını farketmeye
başlayacağı, sayısız dünyaların ve evrenlerin varlığını bildiren
Allah Rasûlü...
Herşeyin Allah ilmi ve kudretinden varolduğu vurgusuyla,
bugününün bilimsel ifadesiyle “evren içre evrenler dâhil tüm
algılanan veya düşünülen herşeyin bir ‘enerji dalgası’ ve ‘bilgi’den
ibaret olduğu gerçeğini dillendiren Allah Rasûlü...
“Rabbülalemin” vasfıyla, tüm bu evren içre evrenlerin
ve paralel evrenlerin özde tek bütün bir şuur ve bütün bir kudret
tarafından organize edildiği gerçeğini dillendiren Allah
Rasûlü...
Bilimin, ulaştığı verilerle ancak son yüzyılda yıkabileceği “herşey
maddeden ibarettir” anlayışıyla kayıtlanmayı temelden reddedip,
“âhıret” kelimesiyle “madde ötesi” yaşam boyutunu
tanımlamakla birlikte, “bedenleriniz, ruhlarınızdır; ruhlarınız
bedenlerinizdir” işaretiyle gerçekte “madde” ve “maddeötesi”
diye iki ayrı birimin varolmadığını; bu ayrımın beş duyu algılamasıyla
sınırlanmaktan kaynaklandığına işaret eden Allah Rasûlü...
“Bilinmekliğim için âlemi, bilmekliğim için âdemi varettim”
vurgusuyla, Modern Bilim kitaplarını ancak 20. yüzyılda doldurmaya
başlayan ben ve dünya ikiliğinin olmadığını, “gören”
ve “görünenin” aynı tek özden meydana geldiği gerçeğini,
nuruyla aydınlatan Allah Rasûlü...
“Esma-ül hüsna” kapsamında bildirdiği, varlıkta yaşanan tüm mânâlar
ile, Modern Bilimin yüzlerce yıl sonra Kuantum Fiziği yolundan keşfedeceği
evrenin gerçekte atomaltı boyutuyla, “bilinç orijinli bir
anlamlar (frekanslar) okyanusu” olduğu gerçeğine insanları
yönlendiren evrensel insan Allah Rasûlü...
“Yeryüzündeki insan bilinçleri sayısınca Allah’a giden yol
vardır” vurgusuyla, varlığın her bir zerresinde bütüne açılan
tüm özelliklerin holografik biçimde mevcudiyetine ve yanısıra,
insanın dışarıya değil “özüne” yönelimle varedicisine
ait kendindeki evrensel kuvvelere ulaşabileceği gerçeğine
işaret eden Allah Rasûlü...
“Size yeryüzünde veya nefislerinizde isabet eden her oluş,
daha önce mutlaka bir kitapta yazılmıştır” sırrını açarak,
String Teorisiyle çağımız biliminin yaklaşmaya çalıştığı
tek kare resimdeki boyutsal oluşumu tanımlayan; evrensel
tek bir anda tüm olmuş ve olacaklara ait bilginin mevcudiyetini
dile getiren zat Allah Rasûlü...
“Her birim kendi varoluş programıyla vardır” işaretiyle,
“Fatır’ın varettiklerinde asla program değişikliği olmaz. Sistem
bu esas üzerine kaimdir. Ne çare ki, insanların çoğunluğu bu gerçeği
bilmezler” şeklinde işaretleriyle, insanın yapısı ve varoluş
sırrını açan Allah Rasûlü...
Ve saymakla kimsenin bitiremeyeceği kadar, deneysel metotlarla
erişilmesi mümkün olmayan, keşif ve fetihe dayalı
daha nice bilgiyi açan Allah Rasûlü...
Acaba, yüzyıllar öncesinin koşullarında, bizlerin bugün sahip
olabildiği imkânlara, bakışa ve değerlendirmelere sahip olmayanların
da anlayabileceği ve de her devirde düşünen beyinleri aydınlatan
bu bilgileri, bundan daha net başka nasıl açıklayabilirdi?
Acaba...
Bugün yaşasaydı, evrenin ve insanın varoluş sırlarına dair bu
gerçekleri nasıl açardı; “Kur’an-ı Kerim’i” nasıl tebliğ ederdi?
Arzı, semâyı, yüzük halkası benzetmesiyle idrak ettirmeye
çalıştığı kürsi'yi hangi kelimelerle anacaktı, nasıl tanımlayacaktı?
Gezegenlerden, yörüngelerden, güneş sistemi ve galaksilerden nasıl
bahsedecekti?
‘Cennet’ ve ‘cehennem’ benzetmeleriyle tasvir ettiği
madde ötesi yaşam boyutlarını günümüz mevcut veri tabanına göre
hangi özellikleriyle anlatacaktı?
Tüm insanları bekleyen “kıyamet” gününde, “Güneşin
dünyaya bir mil mesafeye kadar yaklaşacağını” söyleyen Rasûlullah
(aleyhisselâm), bugün yaşasaydı nasıl bir cehennemden söz edecekti?
O gün için, örneğin “kısımlarım birbirini yiyor” açıklamasıyla
dile getirdiği kimyasal tepkimeyi bugün hangi verilerle tanıtacaktı?
Bunları düşünüp anlayabiliyor muyuz?.. Acaba, bu bilgilerle,
düşünen beyinlere hangi gerçekleri vurgulamaktadır?..
Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak,
Modern Bilimin günümüzde ulaştığı bulguları değerlendirerek,
Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın
açıklamalarında bu gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu
araştırmak, bulmak, öğrenmek zorundayız!
Hayal dünyamızdan çıkmayı ve Rasûlullah (aleyhisselâm)’ı
yaşadığımız günde görmeyi diliyorsak, Modern Bilimin günümüzde ulaştığı
bulguları değerlendirerek, Kur’ân-ı Kerim’de veya ALLAH
Rasûlü Hazreti Muhammed (aleyhisselâm)’ın açıklamalarında bu
gerçeklerin ne şekilde ifade edilmiş olduğunu araştırmak, bulmak,
öğrenmek zorundayız!
Bunları anlayıp, bilimsel düşünmezsek; Müslümanlığı
“iman” meselesi yerine, “taraftarlık” düzeyinde
algılayanlar gibi, “karga allah diye ötüyor”, “ağaç kabuğunda
besmele yazıyor”, “ceset namaz kılıyor”, “ayetlerin
numarası bilmem neyin tarihine denk geliyor” türünden
çocukça totem inanışları karşısında mucize diye afallamaktan
kurtulamayız!..
Şimdi lütfen kafanızda birikmiş eski imajları bir yana bırakıp
güncel veriler ışığında objektif olarak düşünün!
Algıladığımız varlığın hakikatini, insanın evrende varoluş gayesini,
sistemini ve hepimizin geçeceği ölümötesi sonsuz yaşam gerçeğini
bizlere açan Allah Rasûlü eğer günümüzde yaşasaydı...
Henüz açıkladıklarının bilinmediği, yani risaletinin öncesindeki
gibi bir toplum içerisine gelmiş bir fert olarak, Türkiye, Avrupa
veya Amerika’da yaşasaydı...
Acaba...
Bugünkü hangi ilim ve bilinç düzeyinde olanlara, nasıl hitap
ediyor olacaktı?.. Bu bilgileri, yeterli veri tabanına sahip
olmayan, yüzyıllar öncesini tekrarlayarak sürdüren, yenilenmelerden
nasiplenememiş, kör cahil topluluklarla, ya da bir dinsel
efendinin peşine takılmış, fetvaları din zanneden kara cahillerle
mi paylaşacaktı?..
Yetiştiği toplum öyle şartlandırdığı için örf ve gelenek gibi
ritüellerini ezberlemiş olduğu bir inancın ateşli “taraftarı”
olmuş, fakat yaşamında bir kez olsun “Ben neyim? Ne tür bir
varlığa sahibim? Özelliklerim nelerdir? Yaşam nedir? Ölüm nedir?
Bu dünya nedir? Kâinat nedir? Herşey nasıl varolmaktadır? Ben neden
varım? Benim evrenle ilişkim nedir? Nereden geldim nereye gitmekteyim?”
türünden kendi gerçeğini anlamaya yönelik sorgulama yapmamış,
tüm derdi bedensel çıkarları ve dünya yaşantısı olan
topluluklarla mı paylaşacaktı bu evrensel gerçekleri?
Cahil topluluklardan uzak durup da, peki, bildirdiklerini, modern
geçinen toplumlarda dinden bir meslek edinerek, bir kurum
veya teşkilât sözcüsü konumundan, ya da mezhep imamı,
cemaat lideri, tarikat şeyhi gibi bir kimliğe girerek
mi açıklayacaktı?
Bunları lütfen ciddi biçimde düşünün! Çünkü, “Rasûlullah’ı
örnek almak” ve “sünnete uymak” iddiaları ile “Rasûlullah’a
zulmeden anlayışı” başka türlü ayırt edemez ve çağımızda
içiçe olduğumuz saptırıcılıkları farkedemezsiniz!
Düşünün…
Rasûlullah, günümüz insanları arasında doğmuş biri olarak,
acaba çevresi gibi giyinmeyip; içinde yaşadığı toplumdan dışlanmasına
yol açacak şekilde, başında takke ya da sarık, sırtında entari
veya cüppe ile, onların zıddına giden davranışlarla mı
onlara birşeyler vermeye çalışacaktı?..
Kürsüsünden veya kuracağı tekkenin minderinden mi
hitap edecekti çevresinde toplananlara?
İnsanları ikna edebilmek için çeşitli "hak"tan(!) görüntü ve
tavırlara mı girecekti? Onları karşısında el pençe divan mı tutacaktı?
Gerçekleri dillendirirken ağlayıp, sızlanacak, etrafa bağırıp, çağıracak
mıydı?..
Hazreti Âli’ye, “Herkes bir yoldan yakîn elde etmeye çalışır;
sen Allah’a AKLIN İLE yakın ol” öğüdünü veren Rasûlullah, insanların
“DUYGULARINA” mı hitap edecekti, yoksa “AKLINA” mı?..
Kendisine vahiy yollu açılan gerçekleri, kalan yaşam süresi içerisinde
elinden geldiğince daha çok insana en kısa sürede ulaştırmayı amaç
edinen o Zat...
Acaba...
Belirli bir mezhep, tarikat veya cemaat anlayışı penceresinden
mi vermeye çalışacaktı insanlara İslâm’ı? Bir cemaatin anlayışına
mı davet edecekti tüm insanları?.. Kendi görüşünde olmayanların
yayınlarını yasaklayarak ve onları dışlayarak mı yapacaktı bunu?..
Taraftarlarını örgütleyecek, onları kendi aralarında yaşayan ayrıcalıklı
kişiler mi kılacaktı?..
“La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan o
yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının
uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler geçersiz
mi olacaktı?..
“La ilâhe illâllah diyen cennete girer” hükmünü vurgulayan
o yüce Zat, bir mezhep veya bir tarikat veya bir cemaat anlayışının
uygulatıcısı mı olacaktı? Yoksa bütün tarikat ve mezhepler
geçersiz mi olacaktı?.. Bunu iyi düşünün!
Peki, bunlar gibi olmayıp da, kendini, tanrıdan(!) aldığı(!)
mesajları(!) yaymaya çalışan “tanrının elçisi”, “tanrının peygamberi”,
“mesajcısı” ya da “tanrının seçtiği kişi” olarak mı
tanıtacaktı dünyaya?.. Kendini uzaylılarla ilişkide sanan
bazıları gibi!!!
“Öğrettiği din bilgisine karşılık olarak kabul
edilen bir hediyenin dahi kişinin sonsuz yaşamında boynuna geçen
bir azap kaynağı olacağı” vurgusuyla karşılıksız “fiysebilillah”
vericiliği teşvik eden; kendisine dünyevi hiç bir ayrımcılığa itibar
etmeyerek, çevresindeki tüm insanlarla, düşünen tüm beyinlerle ilmini
karşılıksız paylaşarak yayan o zat...
Acaba...
Bugün yaşasaydı, ilmini, insanlarla karşılıksız paylaşmak
dışında, para, mal, mülk, yetki, pozisyon veya dünyevi başka çıkarlar
için kullanır mıydı?
Getirdiği ilmi paraya tahvil edecek şekilde kitaplar, DVD’ler
vs. bastırıp satar veya telif hakkı koyar mıydı eserlerine?
Getirdiği ilmi hangi gerekçeyle olursa olsun paraya tahvil edilir
miydi? KUR’ÂN’a telif hakkı mı koyardı? “İlmin
yayılması için bunları satmam lazım” diye düşünür müydü?..
Acaba...
Tefekkürün değerinin ibadetten bile fazla olduğunu vurgulayan
o Zat, bugün aramızda yaşasaydı… Televizyon izlemez miydi?.. Düşünsel
veya dinsel kitaplardan habersiz mi yaşardı? Bilimsel gelişmeleri
izlemez miydi? Seyahat edip insanlarla iletişim kurmaz mıydı?
Her vesileyle, ilmini elden geldiğince daha çok insana ulaştırmayı
dileyen o Zat bugün yaşasaydı... Bilgisayar, internet, e-mail kullanmaz
mıydı? Günümüz “iletişim” teknolojilerine ne derece yakın
olurdu? Bunların ve diğer gelişmiş iletişim araçlarının o Zat’ın
yaşamında nasıl bir yeri olurdu?
Acaba...
Kılık kıyafetiyle, tıraş şekliyle mi uğraşırdı insanların; yoksa
ilimle, bilim ve teknolojiyle mi? İnsanların kıyafetlerine
yasaklar, kısıtlamalar koyar mıydı?.
O devirde toplumda hiçbir söz hakkı olmayan, para karşılığı onlarcası
adeta eşya gibi alınıp satılabilen “kadına”, eş olma, şahitlik,
mirastan pay alabilme gibi insanlık haklarını kazandırmış
ve de hedef olarak kadın-erkek ayırmadan her insanın “yeryüzünde
Allah halifesi” oluşunun değerlendirilmesini göstermiş olan
o zat... Acaba, günümüzde kadına ikinci sınıf insan muamelesi
yapılmasına nasıl bakardı?
Ölüm ve kıyamet son hızla kişinin üzerine gelirken... Acaba,
hâlâ, insanların bu dünyadaki anlamsız yaşam sorunlarıyla mı ömür
tüketirdi; yoksa insanın hakikatinin sonsuzluğa dönük getirisini
mi yaşatmaya çalışırdı?
Gökte veya yerde bir yaratıcıya inanmayı reddetmiş, ALLAH ismiyle
gerçeğin ne olduğunu açıklayarak tapınılan tanrıları bir bir yıkmış
ve bunu “tapılacak tanrı yoktur, sadece Allah vardır” şeklindeki
kelime-i tevhid formülüyle tüm öğretisine esas edinmiş olan
o Zat, günümüz dünyasındaki çeşitli tapınmalara, “din”
diye tartışılan konulara, din ve tanrı adına yapılan törenlere,
dinsel adet ve törelere, bunları sürdüren dinadamlarına,
tele-komik ilahiyatçılara, dindenmiş görünümü verilen
unvan ve kurumlara nasıl bakardı?..
Ölümün sadece bir boyutsal “geçiş” olduğunu her vesileyle vurgulayan
o Zat, “ölüp yok olup, kıyamette yeniden topraktan biteceğine”
inanmış ezberci din bilginleri(!) yetiştiren okullara, kurslara
ve diğer eğitim faaliyetlerine nasıl bakardı?
“Namaz kılarlar, ellerinde yorgunluktan başka bir şey kalmaz;
oruç tutarlar ellerinde açlıktan başka bir şey kalmaz” diyerek,
koşullanmadan ibaret bilinçsiz taklidin getirisizliğini gösteren
Allah Rasûlü, insanlara, mânâsını anlamadan, kasetçalar gibi
Arapçanın telaffuzundan ibaret hatimler indirerek yarışa girmelerini,
ya da bildirdiklerinin anlamını düşünmeden ezberlediklerini
tekrar eden robotlar gibi tanrıya tapınmalarını mı öğütleyecekti?
Acaba...
Bildiklerini insanlarla nasıl paylaşacaktı, nasıl açıklayacaktı,
nasıl yayacaktı? Hangi iletişim araç ve yöntemlerini kullanacaktı?
Nelerle karşılaşacaktı? Karşılaştığı sorunları nasıl çözümleyip
üstesinden gelecekti? Açıkladıklarının her zaman daha çok insana
ulaşması için mi çabalayacaktı; yoksa taraftar toplayarak, belirli
bir grubun tekelinde mi kalmasını tercih edecekti?..
“Sevdiriniz, nefret ettirmeyiniz; kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız”
prensibini veren Allah Rasûlü, ilmini, mücadele ederek, çatışarak
mı yaymaya çalışacaktı?.. Dünyaya geldiği ülkenin rejimini değiştirip
kendi anlayışına göre bir devlet kurmak için çevresindeki inananlarla
birlikte bir savaşa mı girecekti? Amacı Müslüman devlet kurmak mı
olacaktı? Nükleer silahlara sahip olanlara karşı tüfengiyle(!)
İslam dinini kabul ettirme savaşı mı verecekti?
"Din'de zorlama yoktur" ayetini bildiren Allah Rasûlü,
kendisine vahyolunan bilgileri, “tanrının emirleri”
diye bir fermanname gibi zorla kabul ettirmeye ya da çeşitli
oyunlarla pazarlaya mı çalışacaktı; yoksa nefret ettirmeden,
zorlaştırmadan, sevdirerek ve kolaylaştırarak,
insanların anlayabilecekleri şekilde akıl sahiplerinin kabul edeceği
“gerçekleri” mi bildiriyor olacaktı?
Açıkladıklarını insanların idrak ederek kabul etmelerini mi yeğlerdi,
yoksa idrak yollu kabul edemeyenlere de zorla kabul ettirmek için
onlara hükmedecek pozisyonlara gelmeye mi çabalayacaktı?
Dini bir teşkilat ya da bir devlet yönetiminde mi tebliğ edecekti
bildiklerini, yoksa hür ve bağımsız olarak mı?
İnsanların değer verdiği makam ve mertebeleri mi, yoksa akılları,
gönülleri, idrakleri, bilinçleri mi fethediyor olacaktı?
Geçmişe ve cehalete bir daha dönmemek üzere, sayısız yenilenmeler
ve gelişmeler yaşatan devrimci kişilik Allah Rasûlü, bugün
yaşasaydı... Acaba, geçmişte söylenmişleri tekrar edici “nakilci”,
ya da eskiye döndürücü “irticacı” mı, yoksa insanlığın düşünsel
yaşamında bir “yenileyici” mi olacaktı?
Düşünen beyinler, elbette bu soruları artırabilirler...
Bütün bunlara vereceğiniz cevaplar yanında, bugün Rasûlullah'a
ve Allah'a yaklaşmak gayesiyle sürdürülen faaliyetleri düşünün
ve yerlerini değerlendirin!
Ve sorgulayın! Tüm bunlar, Allah Rasûlü örneğine ne kadar
yakındır, onunla ne kadar “anlayış ve amaç birliği”
içerisindedir?..
Hiçbir şeyi ötedeki bir tanrı için, tanrı uğruna, ya da
tanrı korkusundan veya tanrıdan mükâfat beklediği için yapmayan;
insanın özünde Allah'ı gören; "başını ne tarafa çevirirsen
Allah'ın çehresini görürsün" diyen Allah Rasûlü’nün "gösterdiği
gaye ve hedefler" ile ne kadar bağdaşmaktadır?
* * *
Sarsıcı bir sorgulama bu!
Allah ve Rasûlü’ne iman etmeyi, gerçekleri anlamaya ve ona
göre yaşamını düzenlemeye yönelik olarak algılamayıp, eskilerin
benzetmeleriyle şekillenmiş hayali bir dünyanın bizi beklediğini
ve yanıbaşındaki tanrının terazide günah sevap tartarak hesaba çekeceğini
varsayıp, bunları kabul ediyorum demek zannedenler için elbette
deprem misali sarsıcı olacaktır bu sorgulama! Kafaları çok karışacaktır
eğer düşünen beyne sahip iseler!..
Düşünmek istemeyenler, “sevgili peygamberimiz” diye devam
edeceklerdir! Ya da “tanrıya” tapınmayı ve onun elçisi
“peygambere” taraftar düzeyinde kalmayı yeterli bulacaklardır!
Elbette, Allah’ın uyanmalarını istemediklerini kimse uyandıramaz!
Bize açılanları paylaşıp, kulluğumuzu yerine getiririz biz. Bundan
ötesi herkesin kendine aittir. Elimizden gelen, parmaklarımızdan
klavyeye dökülenler bunlar... Şartlanmalı bakışı aşıp yeni şeyler
düşünülmesine vesile olabilirsek, yeni bakış açılarına kapı aralayabilirsek
şükrederiz.
Ama unutulmasın ki meydan boş değil!
Eşsiz Zat, evrensel ruh Allah Rasûlü, her devirde ve her koşulda
yayılan nuruyla, nasibinde olanları bir yoldan aydınlatmaya kesintisiz
devam etmektedir!
Şu noktayı hiçbir zaman aklımızdan çıkarmayalım ki, insanlığa
ölüm ötesi yaşam gerçeklerini ve hakikatleri olan Allah’ı bildirmiş
olan o yüce zatın amacı değildir insanların gelip geçici, farklı
bölgelerde ve devirlerde değişen dünyevi yaşamsal kaygıları...
Allah “kulu ve rasûlü”, ne süper bir tarikat
şeyhi ya da bir cemaat lideri veya bir imamefendi, ne süper bir
ilahiyatçı veya bir dinadamı; ne tanrının peygamberi, ne elçisi,
ne süper bir devlet adamı veya bir asker ve ne de başka bir
şey değildir! Bunların hiçbirisinin dinde, abdiyet ve risalet
işlevi yanında değeri, anlamı yoktur!
İman sahiplerinden istenen, hayali imajlara değil, onun sadece
ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir! Kelime-i
şahadet bunun formülüdür!
İman sahiplerinden istenen, hayali imajlara değil, onun sadece
ve sadece abd ve rasûl oluşuna şahadet etmemizdir!
Kelime-i şahadet bunun formülüdür! Bu öneminden dolayı bu
konunun üzerinde ne kadar dursak azdır.
Taklidi doğum günü törenleriyle değil; Allah Rasûlü bilinç
evimize yeniden doğarsa eğer, şahadet edebiliriz ancak onun “abduhu
ve rasûlühu” oluşuna!..
Aksi halde, “ona aşığım, onu seviyorum” deyip de, karşılaştığında
onu tanıyamadan geçip gitmek var maazallah; sırf kafandaki gerçek
dışı hayal yüzünden!
Öyleyse, Rasûlullah ile aramıza giren hiçbir şeye aldanmayalım!
Zihnimizi arındıralım! Anlayışımızı yenileyelim! Bilincimize, idrakimize
yeniden doğsun Allah Rasûlü... O'na yönelelim! Şahadet edelim,
onun “abduhu ve rasûlühu” oluşuna!..
Bu şahadettir İslâm’a erdiren kişiyi. İlk lazım olandır kelime-i
şahadet. “Abd ve rasûl” oluşuna şahadet ile başlar
İslâm’ın idraki; ve işte ancak o zaman, “Rasûlün” hakikatinin
tanınması ile İslâm’ın yeniden tüm insanlığı aydınlatan bir nur
halinde parlayışı gerçekleşir! Aradaki perdelerin kalkmasıyla!
Allah bize o muhteşem zatı değerlendirmeyi ve hizmetiyle şereflenmeyi
nasip etsin.
|