FREKANS OKYANUSU
Yazdır

 

Ahmed Bâki

Bir beynin "ilgi alanı" ile bunları değerlendirebilme alanı olan "kapsama alanı" hiç bir zaman aynı olmaz!

Sistem Bilgi Kitabımız Kur'an-ı Kerim'i, günümüz anlayışıyla değerlendirebilmemizi kolaylaştıran Modern Bilim, size, bu evrenle birlikte iç içe sayısız paralel evrenlerin varlığını; bu arada şu an bu satırları aynen okuyan, bir "ikiziniz" olduğunu bildiriyor!

* * *

Önce şu hususu iyice anlamaya çalışalım…

Kırmızı bir gül ve karşısında bir kamera düşünün!… Kamera, önce, gülü elektromanyetik frekanslara dönüştürüyor; ve hemen ardından bir televizyon ekranında bu frekanslar yeniden orijinal gül görüntüsüne çevriliyor… Böyle tanımlıyoruz, ancak gerçekten böyle mi acaba?…

Aslında kamera, gülü, frekanslara dönüştürmüyor! Gözün gül şeklinde gördüğünü, kamera sadece frekanslar şeklinde görüyor ve öylece kayda alıyor…

Görme, duyma, dokunma, tat alma ve koklama olarak adlandırdığımız beş duyu organlarının hepsi de gerçekte değişik frekansları dönüştüren birer frekans çözümleyicisi işlevini yerine getirmekte!.

Çözülen frekanslar ise beyinde birer anlam olarak değerlendiriliyor.

Nesnel diye kabul ettiğimiz dünyanın, şartlandığımız gibi olmadığını şimdilerde yavaş, yavaş kavrıyoruz!

Oysa evliyaullah denen bir kısım zevât, bunu yüzlerce sene önce keşfedip yazmışlar…

Neyse onlar bir yana…

Evrene başka bir gözle (özle) bakıldığında, seyredilecek olan frekanslardan oluşmuş bir titreşimler okyanusu söz konusu…

Beynin muhatabı, dışındaki, ötesindeki bir dünya değil, gözün retina tabakası üzerindeki imge!

Yani görme denen algı, dışarıda zannedilenle beyin arasında değil; gözün retina tabakası ile beyin arasında gerçekleşen ve çözülen bir kavrayış biçimi! Ancak "zan", her şeyin, ötede olduğu yönünde!

Keza işitme, koklama, dokunma, yine öyle!.

Beyin bir yorum merkezi; beynin uzantıları durumundaki mercekler olan duyu araçlarından filtre edilerek kendisine ulaşan titreşimleri, o andan önceki kendi veri tabanına GÖRE yorumluyor, anlamlar olarak kavrıyor…

Eğer "algının" önündeki mercekleri kaldırabilsek, algılanan sınırsız titreşim okyanusundan başka bir şey kalmayacak…

Eğer "algının" önündeki mercekleri kaldırabilsek, nesnelerin yerinde, tıpkı bir hologram plakasının üzerindeki gibi "frekans girişim desenleri" kalacak…

Yaşadığımız evrenin kendisi ve evrendeki her şey çift yaratılmış!

Taştan, topraktan, sayısız nesnelerden oluşmuş, uzayda bir yer tutan kitlesel evren…

Ve, sırf dalgaları ve girişim desenlerini barındıran, uzay ve zaman ötesi bir frekans okyanusu

İnsan çift yaratılmış!.

Madde bedenden ibaret nesnel sureti; ve merceksiz bakışa karşılık girişim desenleri şeklindeki ışınsal sureti

Kendini et-kemik sanarak ve bedensel mezarına tutsak olarak maddî zevklerle ömür tüketip; beş duyu esaslı amaçlarla uzay ve zaman içerisinde evreni maddi bir kitle olarak algılayıp; dışında gördüğü varlıklar üzerinde hükmetmek gayesiyle, varlığını kanıtlama çabasındaki "insan"…

Ve yanı sıra…

Zaman ve mekan kayıtlarının ötesindeki düşünsel "insan"! Tüm evreni fikirlerden ibaret olarak algılayıp, her şeyin yalnızca düşündüklerinde var olduğuna inanarak, varlığı kendi özüne dönük değerlendiren "insan"…

* * *

Bir kameranın aldığı görüntü, karşısındaki objenin filme temasıyla oluşmuş bir görüntü değil, filmin üzerine düşen frekansların izidir, ışınların görüntüsüdür, dedik.

Ekranda veya bir fotoğrafta gördüğünüz nesne, o nesnenin ışınsal bedeninin, gözün algı kapasitesine uyarlanmış suretidir.

Kameranın şeffaf merceği üzerine düşen, gözün sandırdığı gibi nesnenin resmi değil, karşısındaki sınırsız frekanslar okyanusu ve o okyanustaki çeşitli girişim desenleridir.

Eğer bir kameranın şeffaf gözüyle bakarsanız, karşınızda nesneler olmayacak, oysa kendinizi çeşitli frekans girişim desenleri içerisinde bulacaksınız… Şu anda ve burada!..

"Biz her şeyi çift yarattık; umulur ki tezekkür edersiniz!"

"Subhandır O ki, hepsini çiftler hâlinde yarattı; yerin bitirdiklerinden, nefislerinden, ve bilmediklerinden!"

Bilimin henüz ulaşamadığı atomaltı düzeyde elbette sayısız enerji katmanları mevcuttur.

İnsanın evreninde varlığın iki yönü; yani, düşünsel (anlam) ve nesnel (bedensel) yanı mevcuttur… Ayrıca sayısız atomaltı düzeyler ile sayısız üstmadde düzeyleri…

İnsanın "Sağı" ve "Solu" durumundaki bunlar yanı sıra, bilmedikleri de sonsuzdur!.

Evren kitabını düşünsel güçleriyle “OKU”yanlar…

Yanısıra…

Her şeyi maddesel nesneler yığını olarak algılayıp, madde ötesi güçleri değerlendiremeyenler…

Evren içre evrenler sayısızdır…

Bu evrende atomaltı parçacıklar düzeyinde kâh dalga hareketinin, kâh da tanecik hareketinin gözlenmesi ve her oluşumun kesin biçimde bu evrenin bir fizik kuralıyla açıklanamaması, gözlemci bilincin varlık üzerinde söz sahibi olmasının ve bilincin paralel evrenlere açık oluşunun sonucudur…

Atomaltında gözlendiği ifade edilen yapılar -elektron gibi- kâh belirli bir anda belirli bir noktada gözlenirler, ancak bu durumda enerjileri yoktur; kâh ta belirli bir enerji taşıdıkları halde bulutumsu (quantum dalga modeli) şekilde gözlenirler, ancak bu durumda da belirli bir yerleri yoktur. Yani, tanecik halinde gözleniyorlarsa, enerjileri yoktur; bulutumsu dalga şeklinde gözleniyorlarsa, bu kez yerleri ve belirli bir konumları yoktur… Bu demektir ki, ya enerjisini tespit edeceksiniz, ya da yerini, fakat biri varken diğerinin varlığından bir eser bulamayacak, söz edemeyeceksiniz…

Esasında bu konu çok enteresan gerçeklere işaret etmektedir.

Bahsedilen bir durumdan diğer duruma geçiş, veya bir evrenden diğer bir paralel evrene geçiş, duyularla gözlemlediğimiz madde evrenin tükendiği; ama bilincin seyrine devam edebildiği farklı varlık boyutlarına delildir.

Fizik boyutun derûnundaki herşey, ölçümlerin ve karşılaştırmaların sonucu olarak "anlamlar" vasıtasıyla akıl dediğimiz meleke sayesinde kavranmaktadır…

Derinliğine dalıp, araştırıp keşfedebildiğimiz, bir frekans okyanusu!. Okyanus Ötesi nasıl, orada neler var, Okyanus Ötesinden, okyanusa ve oradan bu evrene neler nasıl ulaşıyor, bu akılla bilinesi değil…

Sayısız paralel ve paralel olmayan evrenler, "ALLAH" ismiyle işaret edilenin indinde, bu cümlenin sonundaki bir nokta hükmünde bile değildir.

Bilim, kavrama olayını şimdilik bir frekans çözümleyici olarak "beyne" atfediyor… Ancak beynin ve duyuların da fiziksel beden gibi yalnızca birer hologram olduğunun anlaşılması, elbette "şuur" hakkında yeni bir anlayışın oluşmasını getirecek…

Yapılan araştırmalar, tüm atomaltı parçacıkların "bilgiyi" aralarında aktif olarak kullanıldığını ve bir bilgi olan "anlam" dediğimiz şeyin, sadece kişinin zihnine ait değil, evrenimizdeki tüm nesneler için geçerli bir nitelik olduğunu ortaya çıkarmıştır…

Laboratuvarlarda, elektronların davranışları sırasında çevrelerine bir tür bilgi aktardıkları ve şuurlu özelliklere sahip şekilde organize davrandıkları gözlenmektedir…

Sonuçta, bilginin kavranmasının sonucu olan ve "anlam" denen şeyler, madde ile ışınsal (nur) diye tanımladığımız, -bize göre-varlığın çift yüzü arasında hizmet eden ve yine bize göre ışınsal katmanda kalan varlıklardır…

Dini terminolojide, "melek" kelimesiyle işaret edilen varlıklar "anlam"lardır…

Her bireyin "meleke" kazanmış olduğu eylemleri, kendi varlığında zâhir olan mevcut meleklerin faaliyetindendir…

Ne çare ki bizler, mecaz ve benzetme yollu anlatılan gerçekleri kelimelerdeki şekliyle kabullenme faziletimiz sebebiyle, melekleri, nesnelerden kopuk, uçan kızlar gibi figürlerle resmetmiş, sonra da göklerde arar olmuşuz…

İşte biyolojik bedenle şuur arasında bağlantıyı sağlayan o meleke, gerçekte madde ile nurani beden arasındaki bağlantıyı sağlayan bir "anlam"dır…

Mevcudâttaki her şey, varlığını, derûnundaki anlamlar evreninden alır, yani melekût boyutundan…

İsa aleyhisselam'ın insanları davet ettiği "göklerin krallığı", yeryüzü krallıklarıyla mukayese edip, indimizde bir değer biçtiğimiz saltanat makamı değildir…

"Semâ", gökyüzü değil, anlamlar orjinli "esma" (isimlerin manaları) boyutunun adıdır…

Semânın krallığı, saltanat değil, hilafettir ki; yeryüzünde her fert bu hilafet özelliğiyle vardır…

Her şey semâdan yeryüzüne iner, ifadesi, "anlamlar evreni, madde evrenin kaynağıdır," demektir…

İniş (nüzul), tavandan yere doğru değil; Özden, görünene doğrudur!

Yüzünü, beş duyu sınırlarının ötesinde varlığının özüne dönemeyen, "ALLAH" ismiyle işaret edilene "imanı" olmadan yaşayarak düşünce ve imanın gücünden bîhaber olacağından; kendini et-kemik beden sanma düzeyinden, bilinç boyutunun değerleriyle yaşama düzeyine geçme melekesinden yoksun kalacağından dolayı; evrensel bilince ait melekî özelliklerin yaşandığı "cennet" denen boyuta dahil olmaktan ebeden mahrum kalacaktır.

Cennetin sakinlerinin melek olmasını; bağın, bostanın içinde rengârenk tül giysiler içinde şirin kızlar gibi yorumlayıp, hadi canım, diyen; madde bedeninin ötesinde zevk bilmeyen, bilincin zevklerini tadmaktan mahrum dünya ehline bu açıklama ne değer taşır ki!!…

Yaşamını, Rasulullah'ın bildirdiği ALLAH indindeki DİN'in gereklerine göre değerlendirmeyenler, kendi hakikatleri olan Evrensel Bilincin "meleki güçlerinin" farkında olamamaları sebebiyle; ölüm ötesi diye bildirilen ışınsal ortamların şartlarında güçsüz kalacak; çeşitli yaşam safhalarında cereyan edecek doğal olaylar karşısında, hareketsiz, kıpırdayamaz, tutsak, aciz ve sıkıntılı vaziyette kaldıklarını görerek, dünya yaşamlarında bildirilen tehlikelere vurdum duymazlığın pahasını ağır bir pişmanlıkla ödeyeceklerdir.

Güneşin dünyayı kuşattığı Mahşer günü, kiminin dizine, kiminin boğazına, kiminin de çenesine kadar tere batacağı şeklinde anlatılanı; saunada kömürle ter atmak gibi yorumlayan beş duyu mahkûmu bir beyne bu sözler ne ifade eder ki!!…

Sistemde mazeret geçersizdir. Onun için:

"Dünyada amâ olan ebediyette amâdır."

Hazreti İsa, "Sanmayın ki ben sizi bir araya toplamaya geldim, ben kurtla, kuzuyu ayırmaya geldim" diyor…

Semânın melekûtuna erişmek için "mâna=şuur=gönül" âlemine doğun ve önce kendinizde, kurtla, kuzuyu ayırın!

Muhammedî hakikatin gereğini yaşayabilmek için, “benim” sandığınız her şeyinizi verin; şartlanmalar, değer yargıları ve duygulardan arınmak suretiyle, "ölmeden evvel ölün!"

Bu her şeye değer…

Bunu ele geçirmek için ikinci bir şansınız olmayacak!..

Ya gaflet içinde, ya da her şeyin hakikatini görerek gideceksiniz. Arası yok!.

Şu an hangi hâldesiniz?

07.08.1999 - İstanbul

:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::