| KENDİLİĞİNDEN | |||
Ahmed Bâki Bir tohum düşer toprağa! Ne toprak haberdar akîbetinden, ne de bahçe sahibi! Bilinmez ne olur! Bakarsın yeşermekte bir süre sonra… Büyür, bitki olur, çiçek açar, meyve verir… Bakar yeşeren bu güzelliğe, seyredersin bahçende… "Su verdik büyüdü, çiçek açtı, meyve verdi," der kimi… Kimi duymuştur, "Allah'ın hikmeti, kendiliğinden büyüdü," der!.. Peki düşündün mü hiç, nerede o büyürken, "onu büyüten Tanrı"?.. Bu sözün üzerinde dur! Dar düşünce var, geniş düşünce var… Kimi yaşar bilgisizliğin yaktığı ateş için, kimi yaşar bilmenin getirdiği saadet için… Koymuşlar bir kalp hücresini kültüre; bölünmüş, çoğalmış, organ olmuş; zaman sonra başlamış yürek gibi çırpınmaya olduğu yerde… Düşün bir kez, nereden geldi o hücreye, sen çoğalıp yürek olacaksın ve kendi kendine çarpacaksın, hükmü?.. Kimden? Göremediğin kadar küçük bir hücrenin içlerinde bir yerde, bir "gen"de, hakkındaki tüm bilgi yazılı… Boyun, posun, kaşın, gözün, beynin, dilin… Ve aynı gen, her yanındaki milyarlarca hücrenin her birinin içerisinde gizli, değişmeden… Her bir gene, vücudunun hangi hücresi ve organı olacağını, ne iş için var olduğunu bildiren kim? Nereden gelmekte bu bilgi, bu istem; düşündünmü hiç? Yağmuru yağdıran biri mi var?.. Yoksa kendiliğinden mi düşmede yere damla damla?… Irmakları coşturan! Denizi biriktiren! Suyu buharlaştıran; gökte bulutu gezdiren; fırtınayla yağmuru indiren! Kim?.. Nerede Tanrı?.. Gök gürlerken gürleten kim? Akan suyu yürüten nerede? Yağmur "yağar" mı kendiliğinden, yoksa "yağdıran mı var?" Böyle değil mi herşey? Mecazda mı hakikat var? Hakikat mi bir mecaz? "Rüzgâr eser" mi, yoksa estiren mi var?.. Nerede rüzgârın Tanrısı? Bir kasırga çıkar, yıkar ağaçları şiddetiyle, binaları, evleri… Ne acır hayvan böğürtülerine, ne tanır insan haykırışlarını!.. Sende merhameti çağrıştırsa da feryatlar, inlemeler; anlam ifade etmez doğaya, ne yakarışlar, yalvarmalar, ne çaresiz imdat sesleri!.. Sarsılır arz bir zelzeleyle! Tanımaz üzerinde kim olduğunu! Bakmaz üstündeki dünyalıların kurduğuna, mevkisine, şanına, dinine, devletine! Hayvan böğürtüsüyle, insan feryadının farkı yoktur tufanın kulağına! Farketmez ne tayfuna, ne sele, ne depreme, ne yanardağa, ne de ateşe!.. Farksızdır onlara önlerindeki, işitmeden kimseyi, yürürler kendi yollarında; yakar, yıkar, ezer, geçer, gider onlar… Bakmazlar senin yargılarına, kimsenin değerlerine, satın aldıklarına; düşünmeden lâfını edip kendini inandırdıklarına! Gecenin karanlığında çekip gider herşeyin elinden, ansızın derinlerden gelen bir uğultuyla; sen, tanrının, bu azaba müsaade etmeyeceğini beklesen de… Yöresel ve göresel inançlarla bakışının, hükümlerinin, yoktur değeri gerçekler karşısında! Kendi yörüngesinde yüzer her nesne … Ne var ki bir Güneş tutulması sırasında, Ayı, gölge ettiği yerden kaçırtmak için gürültüler çıkararak yaşayan toplumlar var hâlâ, yanıbaşımızda! Aramızdaki milyonların gözünde, bir deprem, tanrının bir toplumu cezalandırması… Sen yukarıda başına geleni tanrının "kudret" gösterisi diye yorumlasan da, aşağıda, tutunamayıp kayan güçsüz topraktan, fizik kurallarıyla cereyan eden olaylardan başka birşey yok… Bak ki, uzaktan seyreden, zelzeleye "tanrının cezalandırması" derken, adetâ mezarından çıkan yaralı, sağ kurtulmasını "tanrının merhametine" bağlıyor, "beni O korudu," diyor… Anla artık doğayla ve insanlarla uğraşan bir TANRI'nın olmadığını, adına ne dersen de! * * * Yaşayan sensin, öyle ya da böyle; kendine dön, kendinde ara! Sistemin hükmü "ellerinle önceden hazırladığını" vurguluyor! Sistemle ve yaşadığın ortamın şartlarıyla arandaki, sonuçlarını kendin yaşayacağın meseleyi, dünyandaki otoriteyle, sürünün çobanıyla arandaki mesele gibi algılamanın sonuçları ağır olur… Kurunun yanında, yaş ta yanmada! Altında kaldığın enkaz, cehalet! Üzerine gelen tonlarca yük, tamâhın, tabiatın! Yerinden kayıp giden, değer yargıların, duyguların… Seni sıkıştıran, ezen, huyların, şartlanmaların… Seni üzen yerküre değil, sahiplik duygun, ansızın koptuğunu gördüğün bağların! Arınmadıkça bu zincirlerden insan, asla ulaşılamaz felâha!.. İman etmedikçe hakikate, asla erişilemez arınmışlığa… Yaşananlardan ibret alıp gerektiği gibi içsel arınmayı gerçekleştirmeyen toplumlar, bilinçsizce satınaldıkları necasetin getireceklerini ve sonuçlarını kendi elleriyle biriktirirler. Taşta, toprakta, tabiatte çözüm arama; taşı, toprağı belâ haline getiren kendi tabiatına bak! "Bir topluluk kalplerindeki gidişatı değiştirmedikçe, Allah onlar üzerine verdiklerini değiştirmez…" (8/53) Hakikat apaçık bildirilmişken, Rasul, "Allah uyarısını" seslendirirken; sen duygularına, şartlanmalarına, huylarına, hırsına, açgözlülüğe, bedeninin tabiatına hizmetle ne kadar daha oyalanacaksın? Geçici olanı alıp ta, ebedi olanı görmezden gelerek daha ne kadar kandıracaksın kendini? * * * Doğada duygu yok! Doğada acıma yok! Doğada kayırma yok! Varlık böyle, Sistemin gereği bu! Bunu iyi düşün! Kendiliğinden olur herşey, kimseye "başkası" zarar veremez! Kendiliğinden; ne bir özne, ne de karşısında bir nesne olmadan!… Kendine bir bak!.. Kuşattığını yakan güneş te öyle! Güzergâhında herkesin! Tutuşmuş ateşin hiç yanacakları kayırdığını gördün mü? Güneş kuşatır dünyayı! Cehennem yakar, ayırmadan taşları ve insanları!.. Düzen bu! Hâlâ göremedin mi "acıma" olmadığını fiziğin yasalarında? Kimsenin göz yaşına bakılmadığını!!! Yakan, ateşin kendisidir, başkası değil! Sönmemişse içindeki ateşin eğer, bekleme birinden ne acıma, ne kayırma! Hiç ateşe farkeder mi kömürün çıkardığı çıtırtı ile senin acıdan feryadın, yanarken?.. Bunu bir ciddi düşün! Sen diri diri kabre konup, yanından ayırmak bile istemediklerin üzerine tomarla toprak atarken, nerede seni kayıracak yüce Tanrın? Bırakıp giderlerken seni yapa yalnız, tek başına, kim kurtaracak seni, "seni" yakan kaybın, ayrılığın ateşinden?.. Aslanın pençesindeki ceylan gibi, düşer dev hararet girdapları ve kaynar fokurdamaların eline, kozasına tutsak olmuş, kendindekini bilip bulamamış eli kolu bağlı zayıf gariban! Oltaya takılan balığın gücü yeter mi, balıkçı, insanların en masumu olsa dahi? Senin sıcak çorbanı yudumladığın bir akşam, gün ağardığından beri kaç bin masum bebeğin daha açlıktan dünyayı terk ettiğini biliyor musun? Açlıktan kim öldürdü onları? Nerede o herşeyi ayıran iyi Tanrının yardımı, nerede seni kayırmasını beklediğin Tanrının, biçare aç anneyi kayırması bu günde? Düşündünmü hiç, ateşin kağıdı acı çektirmek için yakmadığını, ama varolmak için yanmaktan başka birşey bilmediğini!.. * * * Farket, üzerinde dur artık işleyen Sistemin ve kendi geleceğinin! Güzergâhın üzerinde olandan gaflette inad etme! Herkesin sırf kendi derdine düştüğü, yakınlarından dahi kaçacağın günü düşün ve kendin için birşeyler yap!.. "ALLAH'tan kendini satın al!" diye uyarıyor ALLAH Rasûlü! "İnsan" olmak için "vermek" üzere yaşayamayı prensip edinenlere katıl… Onlar, ulaşılması gerekenin ne olduğunu ve karşılığında ne verilmesi gerektiğini akleden ve o gerçeğe iman edenlerdir… Er-geç elinden çıkacak olan dünyalığı satın almakla geçerken günlerin, kaybettiğin değerlerin bilincinde misin?! Galaksilerden, gezegenlerden; vücudundaki hücrelere, atomlara kadar herşey üzerinde, kimsenin asla müdahalesi olmadan yürüyen SİSTEM'e gafil olup, "olmayan ama varsaydığın" şeylere, fail olarak "özgür iradeni" veya karşındaki başkasının(!) "iradesini" atfetme yanılgısından kurtulup, ne zaman gerçeğin ışığına yöneleceksin? Tek hakikat olan ve "ALLAH" ismi ile işaret olunanı bilmeden, anlamadan; ALLAH isminin manâsını, anlayışının ve bakışının esası olan hakikat olarak kabul etmeden ve yaşamı bu anlayış üzere değerlendirmeden, kendiliğinden oluşun, -ÖZ'den gelenin- manâsını kavrayamaz; varsaydığın kendini vermeden, hiç bir mahlûkattan ileri gidemezsin. Ulaşman gerekenin ne olduğunu bildiysen, bunun için vermen gerekeni farket, Sistemin Seslenişine kulak ver ve gereği için değerlendir bu yaşamı? "Onlar malları ve canlarıyla satın aldılar, cenneti…" Hitaba kulak ver; "Şükür, Nimeti Veren olarak görmektir…" Bu nimettir, bir de veren var zannıyla, nankörlükten geç artık… "Kendi"liğinden olanı anla! * * * Yeni bir Millennium'a girerken, insanoğlu en yalın bir gerçeği farkediyor: "Asırlar boyunca, bir dünyada bizler varız, yaratılmış; bir de herşeyi vareden tanrı sanırdık, yaratan; oysa şimdi farkediyoruz ki, iki varlık yok imiş, asla var olmamış…" Kendindeki, seni var kılan hakiki güçleri ve özellikleri bilip, bulup, gereğini yaşamaksa amacın, önce kendine atfettiğin, "benim" sandığın güçlere aslında sahip olmadığının, ancak onları edinmen gerektiğinin bilincine var! Gördüğünün hakikatinin farkında olarak yaşamaksa amacın, O'nu "sen" veya "o" diye ayırmaktan, suçlamaktan, kızmaktan, kıskanmaktan, yargılamaktan, kınamaktan, dedikodusunu yapmaktan, kısacası "gayrı" diye nitelemekten uzak dur. ALLAH ilmi ile bakışı kazan ki, aslını bulasın! Kendiliğinden olmanın manâsı, gören ile görülenin ayrılığının hakikatte olmayışı, etken ve edilgen, özne ve nesne varsayımının geçersizliğidir. Mutasavvıf diye bilinen, gerçeğe erenlerin yüzyılardır dile getirdiğini, artık çağdaş bilimin dilinden de işitiyoruz… "Anlam" denen şey, "bilgi, ilim" denen şey her yerde, her nesnededir, deniyor, bir nesne, bir de anlam ayrılığı yoktur; gafil olan ise, tüm bildiklerine rağmen, "benim bilincimden", "benim ilmimden" bahsediyor!.. Sana ceza veren veya seni kayıracak birini aramayı bırak! Kendiliğinden işleyen varlığın Sistemini, varlığını ebedi kılan Sistemi farkedip anlamaya çalış! Ve bil ki o Sistemi görüp, anlayabilmek ve korunmak için en temel bir ihtiyacın var: "ALLAH" ismiyle işaret edileni hakkıyla bilmek ve o manâya inanarak gereğini ortaya koymak zorundasın. Evet dostum! Korunanlardan olmak varsa Özünden gelen takdirinde, bırakırsın zanları bir yana, gerçekler rehberin olur! Arınırsın tanrı varsayımından, ki o tanrının kulu, o tanrının velisi, o tanrının peygamberi, o tanrının dini, o tanrının mükâfatı, o tanrının azabı, kaynağından yok olsun indinde! Bilincini = kalbini = gönlünü, tanrından paklamadan, kendiliğinden oluşun manâsını göremeden, "ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikatin ne olduğunu anlamadan, inanıp ta o hakikatin gereğini yerine getirmeden ve o hakikate dayalı bakışa ermeden, içinde bulunduğun evrensel Sistemi OKUyamaz, çözemezsin… 23.08.1999, Istanbul |
:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::