BİLİNCİN DOĞASI
Yazdır

 

 

Ahmed Bâki

Çağdaş insanın "aydın" tarifi şöyle:

"Bilinci yeniye ve herşeye açık olan, bununla birlikte zihninde hiçbir bağı ve kayıtlılığı olmayan insan..."

Mevlana Celaleddin Hazretleri de "hürriyeti, kulluğa, taş çatlasa değişmem!" diyerek, bağımsızlığın, ne türden olursa olsun değerler yanındaki yerine işaret ediyor!

Şuurun, madde ile kayıt altına girmeyen, bağımsız, düşünsel yaşamı...

Tasavvufta ve Modern Bilimle, evren, beyin ve şuur hakkında ortaya konan bulgular göstermiştir ki, varlıkta hükmü yürümekte olan, parçalardan oluşmamış, sınırsız tek bir bilinç sözkonusudur, herşey onun varlığından meydana gelmiştir; ve gerçekte evrende, seyreden bilincin, kendi hakikatinin görüntüsünden başka hiç bir şey yoktur.

Beş duyu verileriyle bloke olması dolayısıyla; duyularla farkedilemeyen oluşumları kabul edebilme ve bu oluşumları düşünüp, değerlendirebilme yetisinden yoksun beyinlerin asla kavrayamayacağı bir gerçek var:

İnsan zihninin, yani iç dünyasının, dışarda diye algılanan fiziksel dünya ile birebir ilişki içerisinde olduğu, gerçeği...

Algıdaki bu körlük sebebiyle de karşılaşılan birçok oluşumun gerçeğini düşünüp değerlendirebilme düzeyinden çok uzak bir biçimde, neden ve nasıl olduğu bir türlü bilinemeyen, sayısız "başa gelen çekilir" türünden olaylar içerisinde tükenir nice yaşamlar...

Bahşolunmuş nice hazine de kayıp gider hakkını veremeyen ellerden, böylelikle!..

İlmin gerektirdiği bakışla yaşayabilenler için ise insanın "karşılaştıkları," sistemli ve şuurlu bir şekilde gelişen, insan bilinci ile fizik dünya arasındaki karşılıklı etkileşimin sonuçlarıdır...

Şu çok önemli hususu vurgulayarak bu konuya açıklık getirelim dilimiz döndüğünce...

Beş duyu ile bloke olmuş beyinlerin gözünde "dua", tanrı diye kabul edilen ötedeki bir varlıktan istekte bulunmaktır...

Bu çok gelişmiş beyinler, temelde her çıkarımlarını ve itirazlarını üzerine bina ettikleri, başkalarının inandığını varsaydıkları kendi kafalarındaki "tanrının" varolamayacağını vurgulayarak; aslında farkedemeden "tanrı" kabullerini itiraf ettikleri halde, kendilerini "tanrı-tanımaz" diye nitelerler... Yaşamının neredeyse tümünü, karşısına alıp "yokluğunu kanıtlamaya çalıştığı bir tanrı" ile mücadele ederek tüketen, "ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikatten ise bîhaber, yaşama bakışı beş duyu sınırlarının ötesine geçemeyen sevimli beyinler!..

Asla suçlu değiller!. Zira kim neyin sonuçlarını yaşamak üzere var ise, onun gereğini yaşamaktan asla geri duramayacak!.

Duyular ötesi gerçekleri değerlendirebilme özelliği ile var olmuş beyin sahipleri için ise "dua", ötedeki bir varlıktan istekte bulunmak değil; insanın iç dünyası ile dışında görünen dünya arasındaki ayrımın esasta geçerli olmadığının anlaşılması; herşeyin birbiriyle ilintili olduğunun, bunun da özünde herşeyin evrensel tek bir bilinç ve güçten meydana geldiğinin gözlenmesi ve bu değerlendirmenin sonuçlarının yaşanması faaliyetidir...

Rûyaların gerçekleşmesi veya bilinmeyen yerlerin, kişilerin önceden rûyada görülmesi türünden birçok olay da aynı şekilde insan bilinci ile evren arasındaki görünen ayrımın esasta geçerli olmadığına işaret eden müşahadelerdir...

Akıldan ve maneviyattan biraz nasiplenmiş kişi düşündüğünde tabii olarak şu noktayı farkeder...

Kişi kendi özüne yönelerek dua ettiğinde, o andaki tüm yönelimi ve istemi tamamen kendi özünde, kendi iç dünyasında gerşekleştiği halde, ettiği duanın sonuçlarının, dışında diye bilinen bu fizik dünyada ortaya çıkması, kişinin iç dünyası ile dışındaki dünya arasındaki bağın ve birliğin açık bir göstergesidir...

Kimi var, gözüyle görmediğine inanmaz ve inanmadığı için göremez! Kimi var, görmediği halde inanır, ve neticede görmeyip inandığını görür olur; diler ve dileğinin gerşekleştiğini seyreder...

Dua eden, sonuçta istediği, belki de hiç bilmediği fiziksel bir nesneye, veya manevi bir değere ulaşır...

Kimi, sevdiği için dua eder ve ettiği dua sonucunda, yakınında olmasa bile o sevdiğinin, dilediğine ulaştığını görür...

Kimi, bir bakar ki yıllar sonra gelişen şartlar ve olaylar sebebiyle taşınmak durumunda kaldığı mekân, aslında vaktiyle hayalini kurup ulaşmayı istediği mekândan başka bir yer değildir...

Her dilenen, er veya geç bulur karşılığını!..

Basiret sahibi için bir dileğin gerçekleşmesi, kişinin bilinciyle, gerşekleşen oluşum arasındaki dinamik birliğin ve bütünlüğün seyri, fizik boyutun oluşumları ile bilinç boyutunun değerleri arasındaki kaçınılmaz ilişkinin müşahadesidir...

Dua, olamayan birşeyin yoktan varedilmesi anlamına gelmez, varolan ile bilinç arasındaki ilişkinin keşfedilmesi ve seyridir, dua...

Dua, Sistemin işleyişine müdahale etmek veya onu değiştirmek anlamına da gelmez! Dua, Sistemin işleyişinin gereğini yerine getirmektir...

Kişinin kendini ve evreni, fizik boyutun ötesinde bilinç boyutunun değerleriyle tanımaya başlamasıdır, dua...

İnsandan zahire gelen, özünde mevcut özelliklerin keşfedilmesi ve değerlendirimesidir, dua...

Yaşamda bir Sistemin yürürlükte olduğunu farkedebilen basiret sahipleri için, isteklerin gerçekleşmesinde gözlenen bilinç ve oluşumlar arasındaki birlik ve bütünlük, her alanda geçerlidir; dahası, yaşanan tüm olaylar dahi hakikatte insanın kendi iç dünyasının halinin karşılığından, yani kendi elleriyle kazandığından başkası değildir...

Nitekim, Kur'an-ı Kerim aşağıdaki ayette bunu vurgular:

"İnsan hayrına olan duası gibi, şerrine de dua eder." (17:11)

İnsan, çevresiyle ve yaşadığı doğa ile özde bir bütündür; algıladığımız düzeyde ise herşeyle sürekli olarak karşılıklı etkileşim içerisindedir.

İster gizlensin, ister açıklansın, bir şeyin bilinçte yeralması, o şeyin Sistem indinde bilinmesidir ve bilinçte oluşan herşeyin yapısına göre Sistemde karşılığı mutlaka ortaya çıkar.

Doğayı ve oluşumları anlamanın yolu kişinin kendi bilincinin doğasını anlamaktan geçer... Dolayısıyla topluluklar kendi bilinçlerindeki gidişata ilmin gerektirdiği şekilde yön vermedikleri sürece, doğal oluşumların getireceği zararlardan korunmaları mümkün olmaz!

"Kul azmayınca belâ nazil olmaz" sözü, evren ile bilinç, doğa ile insan arasında gözlenen bu karşılıklı ilişkinin mekanizmasına işaretle söylenmiştir.

Bir toplumdaki bireylerin yaşam biçimlerinin ve beyin faaliyetlerinin sonucu yaydıkları çeşitli dalgaboyları sistemdeki çeşitli dalgaboylarını etkileyerek olayları yönlendirir ve bu da ya çeşitli güzelliklerin ya da çeşitli felaketlerin oluşmasında etkili olur.

Basiret yetersizliği dolayısıyla "tanrı" kavramıyla şartlanmış beyinler ise insanla dünyası arasındaki birliği göremeyip, göremediği için de inkâr eder. Mecazla işaret edilenlerin hakikatini çözemez; yaşadığı olaylar karşısında kâh kafasındaki O(!)ndan korkar, kâh ona sığınır, kâh onu suçlar, kâh ta onu hesaba çeker...

"ALLAH" ismiyle işaret edilen hakikati bilememenin neticesinde ise özüne ait kendinde mevcut gerçek özellikleri yaşamaktan mahrum kalması sebebiyle kendi hakikatini örten ve kendine zulmedenlerden olur...

Oysa, insanlara ve toplumlara mükâfat veya azap veren yukarda bir yargıç tanrı yoktur, Kur'an'a ve Bilime göre! Evrensel SİSTEM'in gereği olarak kimseye haksızlık edilmeden herkes sonsuza kadar kendinden ortaya çıkan düşünce ve fiillerin sonucunu yaşar...

Bilinçten her çıkan, tıpkı suya atılan bir taşın yaydığı dalgalar gibi zincirleme etkiler oluşturmaya devam eder... Her sahneyi, o sahneye göre oluşan yeni sahneler takip eder ve böylece bugünün temelleri üzerine yarının dünyası inşa olur...

Her adım sadece atıldığı yere götürür. İyilik edenin iyiliği kendinedir; fenalık eden de yine kendine fenalık etmiş olur...

Hakikat; birliktir, bütünlüktür. Zan ise ayrılığın, gayrılığın hizmetindedir...

Hakikati olan Özündeki Birliğe kulluk eden Birliğin huzuruna, kişisel maddi çıkarları uğruna ayrılığa hizmet eden doğal olarak ayrı-gayrılığın karşılığına erişir, kendine takılıp kalanlarla birlikte...

Karşılaşılan zorlukları, bunlar sadece bizim dışımızda, herşeyin dışında gelişen sıradan doğal olaylardır, insanlarla, insanların yapıp ettikleriyle hiç bir ilgisi yoktur, biz bildiğimize devam edelim deyip geçiştirmek, araştırmadan, sorgulamadan ve gerçekçi düşünceden uzak ilkel bakışın sonucudur; getirisi ise yaşananlardan ibret alamamak, evrende işleyen şuurlu Sisteme kendini kör etmek ve dolayısıyla doğruya, iyiye ve güzele yönelmek yerine kara bulutları çağıran yanlışlarda ısrar etmektir...

Zira, nasıl ki kayıpların gerisinde bir toplumun hata ve eksikliklerinin yeraldığı, onun gerisinde de bireylerin çıkarları ve tamahının yattığı anlaşılabiliyorsa ve ıslah edilmesi gerekenin dış dünyadan evvel iç dünyanın olduğu anlaşılabiliyorsa, buradan hareketle, karşılaşılan olayların gerisinde yaşamın ve bilincin özelliklerinin hakkıyla değerlendirilememesinin yeri ve önemi farkedilebilmelidir...

Tüm yanlış değerlendirmelerin temelinde, ALLAH Sistemi ve Düzenini "OKU"yamamak ve bir "tanrı" kavramına dayalı olarak düşünmek yatar!

Devası olmayan dert değilse eğer bizdeki, hiç olmazsa yaşananlardan ibret alıp, inkâr, kavga, ayrım, aldatma, başkasının hakkını yeme, gaspetme, tamah, böbürlenme gibi davranışlarla ilkellik, ayrılık ve zulme hizmeti bırakıp, kabullenmeyi, kanaati, şükretmesini, vericiliği, cömertliği, paylaşmayı, sevmeyi öğrenip, karşımızdakine saygı duymanın güzelliklerini yaşamayı, Birliğe hizmet etmeyi amaç edinelim!..

Hakikat Güneşi hep parlamada; ne var ki basiretsizlik ve nefse zulümden olacak; her geçen gün kara bulutlar toplanmada, arz devamlı sarsılmada!

Şuurun, madde ile kayıt altına girmiş hali, fizik bedenin taş-toprak altında kalmasından mukayese edilemeyecek kadar çok daha kötü bir haldir... Mahşerde, farkedemediğin ama içinde bulunduğun bu felaketin enkazından çıkıp ta, halinin dile geleceği, şuurunun kıyama geçeceği anı hesabederek, aklın varsa, imanınla elindekini şimdi kurtarmaya ve değerlendirmeye bak!..

Sana ulaşan ilmi değerlendirmemekle, Özündeki evrensel şuurun sınırsız değerlerini, şartlanmaların, duyguların ve bağımlılıkların sebebiyle, maddenin kaydı altına sokarak her geçen gün biraz daha kaybediyorsun... Bilgisizlik ve basiretsizlik yüzünden içinde bulunduğu hali göremeyip, hâlâ er veya geç terkedeceği GÖRESEL değerleri sahiplenmek uğruna; başkalarıyla kavga ederek, onlara hükmederek, aldatarak, kaçırarak ama gerçekte nefsine zulümden başka birşey elde edemeyen keskin zeka ahmakların durumuna düşme!..

Sistemle arandaki meseleyi, bir başkasıyla arandaki mesele gibi algılama yanılgısından kurtul ki karşılaştıkların seni hayrete düşürmesin!

Ve hiçbir zaman unutma ki, ALLAH takdiri çeşitli olaylar ve sebepler silsilesi içinde açığa çıkacaktır... Her birim ve topluluk ne gaye üzere varolmuşsa, o gayeye ulaşması için gerekenler yaşanacaktır...

Tek kurtuluş, Allah Rasulü'nün getirdiği ilmi değerlendirmek ve o ilmin yolundan hedefe ulaşmaktır...

ALLAH kolaylaştıra...

09.09.1999, Istanbul

:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::