ALLAH RASÛLÜ'NE İMAN
(MODERN BİLİMİN ÖTESİ)
 

Size Rasûl geldi nefsinizden Aziz.
(Kur'an-ı Kerim)

Yazdır

 

Ahmed Bâki

Yeryüzünde akıllı insana bahşedilmiş en büyük nimet, doğruluğunu aklettiği “hakikate olan İMAN”ıdır…

"Akıl", bilinene erdiren yeti iken; "İMAN", akılla bilinemeyene ermenin yegâne çaresidir…

İmanı olmayan, inanmadığının ne olduğunu asla bilemez ve göremez!

Bugün, görebildiğimiz kadarıyla, Asya’dan, Afrika’ya, kutuplardan, Amerika’ya kadar, dünya üzerinde yaşayan insan ırkının büyük çoğunluğu kelimenin tam anlamıyla, bir "Yaradan” kavramına sahip değildir!

"Tek tanrılı” diye bilinen dinlerin mensupları dışındaki halkın çoğunluğu için her şey, görünen dünya ve onun dışında görünmeyen varlıklardan ibarettir… Ve o yeryüzü işlerini yöneten görünmeyene işaret eden çeşitli kutsal varlıklar vardır, yeryüzünde!

Örneğin, eğer bir Asyalı, size, tanrıyı gördüğünü söylerse, şaşırmayın! Maddî dünyada herkesçe görülenin ötesinde bir varlık görmüş olması muhtemeldir… Madde olmayan bu varlıklar İslâm terminolojisinde “cin" ismi ile bilinir…

Dolayısıyla “tanrı” kelimesi ile karşılaştığınızda, kastedilenin, o kavramın gerisinde kendi bildiğiniz mananın dışında başka bir şey olabileceği gerçeğini de hesaba katmak gerekir…

"Tek tanrılı” diye tanımlanan dinlerin mensupları ise, görünen ve görünmeyen âlemlerin ötesinde, bir Yaradan kavramına sahiptirler… Bu yaratıcı tanrı, hiçbir şeyle kayıtlanamaz, her şeyden ayrıdır ve ötededir…

Hangi toplum veya coğrafyada olurlarsa olsunlar, ne adla anarlarsa ansınlar, mensupları, inandıkları o tanrı için yaşar, o tanrı için ibadet eder, o tanrı için çalışır; hatta o tanrı için ölür ve öldürürler!…

Bunun da ilerisindeki düşünce sistemine eren küçük bir azınlık, ilkel insan kimliğinden çıkarak; ötede ve ayrı olmayan bir Tanrı ile bütünlük içerisinde olduğunu düşünenlerdir…

Varlığı bu düzeyde değerlendirebilenler için,” tek bir Tanrı” vardır, ve o “Tanrı” her şeydedir, her şeydir… Dolayısıyla, Tanrı insanın içindedirTanrı, insanın benliğindedir… Neticede, “bizler O Tanrıyız”, derler!

Bu seçkin azınlık için yeryüzünde kendinin gerçekte tanrı olduğunu bilenler ve bunun yanısıra tanrı olduğunun farkına varamayanlar söz konusudur…

“Tanrı”ya iman eden, kendisinin gerçekte sanıldığı gibi maddeden ibaret küçük bir varlık olmadığını, sandığından çok daha üstün, evrensel ve hatta "tanrıya ait özelliklere” sahip bir varlık olduğunu bilir ve bu özellikleri ortaya koyabilmeyi amaç edinir… Onlar için, bulundukları toplumların mutfak becerilerine göre çeşitli kurabiyeler, "aslının tanrı olduğunu” bilen “tanrının ermişleri, peygamberleri, velileri, azizleri, azizeleri, çeşitli din adamlari, tanrının yolu, tanrının bildirdiği gerçekler", vs. vs. söz konusudur…

Günümüz "Atomaltı Fiziği’nin” keşfetmiş olduğu gerçek, ötede olmayan bu “Tanrının varlığı, tekliği; insanla ve her şeyle olan bütünlüğüdür"… "Mevcudat Tanrıdır; Tanrı, varlıkta ne görüyorsan hepsinin toplamıdır ve o Tanrı insandan ayrı değildir”… Dolayısıyla, “her bir insan gerçekte tanrısal özelliklerle varolmuştur"…

Ancak, Fiziğin sonunun burası olmadığını savunan, daha derinlere yönelebilen bilim adamlarının bu noktada ileriye dönük olarak sorguladığı esas şudur:

Bu tür gözlem ve keşifler, gerçeğin ne olabileceği hakkında varılabilen sonuçlardır; ancak her şeyi açıklayan bir formüle ulaşabilmemiz için köklü düşünsel bir değişim geçirmemiz gerekecektir.

İnsan düşüncesinde köklü bir değişim meydana getirmesi beklenen, uzay-zaman evreninde işleyen bu düzeni anlamamıza yetecek “tüm güçleri açıklayan birleşik kuram (unified theory)" nedir?

İnsan, şu an içinde bulunduğumuz “uzay-zaman" çerçevesindeki yaşamda varolan ve kaynağını buradan alan düşüncelerle tanımlanması mümkün olmayan bir boyutu, asl olan hakikati, formüle edebilecek, tanımlayabilecek düşüncelere nasıl ulaşabilecektir?..

İnsanca düşünce, kendi düşüncesiyle aklettiği, farkına vardığı ancak kendinden tanımlayamadığı bu gerçeğe nasıl erişebilecektir? Ayrıca bu formüle ulaşsa dahi, doğruluğunu akılla kanıtlaması mümkün olmayan bu gerçeği nasıl bilebilecektir?

Bize göre bu sualin cevabını veren Kurân’daki “İhlâs Sûresi" yeryüzünün en büyük mucizesidir! Çünkü, bu mesaj "uzay-zaman kozası” içerisine hapsolmuş bilincin, kendi araçlarıyla asla tanımlayabilmesi mümkün olmayan, sırf hakikatin açıklanmasıdır!

İnsanca düşüncenin ötesindeki, daha açıkçası “insandan” ortaya çıkanla kayıtlanamayan bu hakikatin tebliğ edicisi ise “insanın bilemediğini" bildiren ALLAH Rasûlü’dür…

İşte o hakikate iman, “amentü billahi” ifadesiyle tanımlanır ve “ALLAH’a iman" olarak bilinir…

Bu hakikatin bildirildiği Kurân’da, iman sahibine hitap şudur:

"Ey iman edenler, ALLAH’a iman edin!"

İman sahibinden istenen ALLAH’a İMAN nedir?

"ALLAH", bir tanrının veya tanrısal bir varlığın ismi olmadığına göre, “Tanrı”ya iman ile farkı nedir?

Şimdi buradan öteyi, dilimizin döndüğü kadarıyla izah etmeye çalışalım…

Hazreti Muhammed aleyhisselam’ın açıkladığı ve İhlâs Suresinde bildirilen ALLAH’ın AHAD oluşunun, yani HADDİ olmayışının sonucu, Sınırsız ve Sonsuz TEK’in yanı sıra başka bir varlık söz konusu olamayacağıdır; yani, bir “ALLAH” adıyla işaret edilenin varlığı, bir de yanı sıra kainatın varlığı şeklinde, iki ayrı vücudun mevcut olmadığıdır…

Bunun sonucu da şu ki; varlığı, evreni veya âlemleri anlayıp ta, ardından ALLAH’ı tanımak görüşü son derece yanlış bir görüştür

Çünkü "amentü billahi" diyen tahkiki iman sahibi için amaç, "ALLAH” ismiyle işaret edilen manayı anlamak, tanımak ve o mananın gereğini yerine getirebilmektir…

Tanrıya iman edebilirsin ve üst düzey gerçeklere vakıf olup, kendi varlığının tanrının varlığı olduğunu ileri sürebilirsin.

Sen, "senliğinle" Tanrını bilir, Tanrına erer ve Tanrını yaşarsın, adına ne dersen de!.. Bakılan ve özellikleriyle hallenilen O olsa da, bakan sensin, ve o özellikleri yaşayan “sensin"!

"Senden --> O’na" bir bakış sözkonusudur… Burası son derece önemli bir nokta!

Ancak…

AHAD olan ALLAH’a iman odur ki, “iman edildiği anda”, iman edenin “imanının” gereği olarak, ayrılık ifade eden tüm kelimeler, isimlendirmeler düşer; ve varlığın özündeki Teklik boyutu dışında hiç bir şey kalmaz!

ALLAH’a imandan sonra, tekrar kendini varlık olarak görmek, ve birey gözüyle değerlendirmelere sapmak o imandan uzaklaşmaktır…

Kurân’ın bu konudaki açık işaretini iyi değerlendirelim:

"Onlar müslüman olmalarını senin başına kakıyorlar.

De ki: Müslüman olmakla bana minnet yükletmeyin! Bilâkis, eğer gerçekten iman ehli iseniz, size imanı bağışlayıp hidayet eden Allah’a şükrü yaşayın!" (49:17)

Eğer imanın bir tanrıya değil de, ALLAH’a ise, imanının gereği olarak, bunu kendinden değil, ALLAH’ın lütfu olarak bilmen ve hiç bir suretle O’ndan yüz çevirmemen gerekir!

Senin ALLAH’ı bilmen muhâldir; ve sen, ALLAH’a şehadet edemezsin!

Zira, AHAD olan ALLAH, kendisinin dışında hiçbir varlık olmadığına gene kendisi şehadet eder…

“Şehidallahu enne Hu la ilahe illa Hu".

Tanrıya inanan bireyin kendinden --> Tanrıya bakışı ve şehâdeti sözkonusu iken; "Allah’a imanın” gereği ve sonucu, kendinden başka varlık olmayan ALLAH’ın --> kendi manalarını, kendi alemlerini seyridir

Çünkü ALLAH’ı bilebilecek veya değerlendirebilecek varlık asla YOKTUR ve var olmamıştır…

"ALLAH’a iman", iman edenin, ALLAH indinde YOKLUĞU’nu idraki, yani HİÇLİĞİNİ itirafıdır…

“Tanrıya iman” üzere varolan için amaç, varlığının üstün özelliklerini yaşamak, ortaya koymak, kendini bu özelliklerle tanımlamak, kanıtlamak iken…

Buna karşılık, ALLAH’a imanın getirisi; sırf “yokluğun-hiçliğin” gereğini yaşamaktır…

Rasûlullah’a imanı olmayanın, aklın erişebileceğinin ötesindeki bu hakikate yönelmesi, bu "uzay-zaman kozası" içerisinde asla ve katiyen mümkün değildir…

ALLAH gibi değerlendiremeyenin, dahası ALLAH gözü ile ALLAH indindeki değerleri seyirde olmayanın da; olduğunu söyleyenin de “ALLAH’a yakınlığı", lâftan ibarettir…

Çünkü, asl olan, sana, "uzay-zamanın” ötesinden hitabeden, ALLAH Rasûlüne İMAN’dır

İster Modern Bilimler yoluyla, ister “manevî keşif” veya manevî ilimler yoluyla olsun, insanın edineceği hiç bir bilgi, ALLAH’ı tanımaya ve Hakikati yaşamaya yeterli değildir…

Bunun için ilk ve tek hedef, Rasûl’ün bildirdiği “ALLAH” ismi ile işaret edilenin ne olduğunu öğrenmek ve anlamaktır…

ALLAH’ın iman bahşettiği müminin yüzü, varlığın aslı olan YOKLUĞA dönüktür…

TANRI’ya inananın yüzü ise, VAR ZANNETTİĞİNE dönüktür…

Rasûl’ün bildirdiği "ALLAH" ilmi ile, “TANRI”larını update edip, güncelleştirenler gibi…

Bu ikisi birbirinden tamamen ayrıdır!

İşte, DOST’a gidenle, seçimini Deccal’in ardına takılmaktan yana yapanların yolu burada birbirinden ayrılır…

Rasûlullah’a hizmetin dışındaki her seçim, bedensel birlikteliklerden, tatmin arayışlarından ibarettir; âhırette (bilinç boyutunda) geçerliliği yoktur ve “bireyselliğini kanıtlamak veya TANRILAŞTIRMAK” uğraşından başka bir şey değildir!…

İlme rağmen hataya düşmek istemiyorsak, şurası iyi anlaşılmalıdır ki, Rasûlullah’tan yüz çevirerek, ALLAH’a yönelmiş olmak muhâldir, hayâldir. "Nankörlük" ile "yakîn" birarada olmaz! Rasûlullah’ı bilemeyene; ve Sistemin Seslenişini değerlendiremeyene ise zaten söylenecek sözümüz yoktur!

Netice olarak…

Neyi bilmediğimizi anlamaz ve öğrenmez isek, “bilmediğimizi” asla bilemeyiz…

Bildiğimizle ise, kendi değerlendirme ve yargılarımız içerisinde, “olduğumuz’dan” ötesine asla eremeyiz… Bunun Tasavvufta adı, nefse hizmettir…

İnsanlara bilmediği hakikati bildiren “Rasûlullah’a" iman, bilebildiğimiz kadarıyla, Allah Sistemi ve ortaya koyduğu Düzeni gereği, çok seçkin zevâta Allah’ın lûtfudur. Gayrı, “tanrısı" ile beraberdir…

Bu itibarla; aslın ve hakikatin olan “ALLAH’ı bilmekten ibaret olan “DİN", ALLAH Rasûlunün düşüncesine tâbi olmaktan, O’na teslim olmaktan, "O’nun bilincinin hâliyle hâllenmekten; yani, “O’nun ahlakıyla ahlaklanmaktan” başka hiç bir şey değildir…

İman eden kendisi için etmiş olur; etmeyenin ziyanı da ancak kendisinedir…

Hakikati bilen bilir, bilmeyen bilmez!

ALLAH, kendini bildirdiği Rasûlü’ne iman edenlerden olmayı; bu satırların idrakini, hazmını ve şükrünü nasip eylesin; bu ilmime vesile olan, Üstadım Ahmed Hulûsi’ye nankörlükten beni korusun…

21 Ocak 2000, Antalya

:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::