HAY ALLAH
Yazdır

 

Ahmed Bâki

HAY Allah!

Yaşamımız “HAY’dan gelip HU’ya gitmiş” de farkında değiliz…

Dahası… Şu koca Evren, HAY’dan gelip HU’ya gitmiş te farkedememişiz…

Hu!..

Bir günü bu dünyadaki bin yıl olan sene!..

Bir yılı ellibin yıl olan seneler!..

Fizikte “Zaman”!.. Düşüncede bir “An”!..

ALLAH indinde:

...?

YOK!..

Kimi beş duyu dünyası için var; kimi bilinç dünyası için… Peki ya “ALLAH” için…!

Hu!

Ya Hu!…

* * *

Kuantum Fiziğindeki bulgular bazen araştırmacıları hayrete düşürüyor ve onları şu sorgulamayı yapmaya itiyor!

Bir gözlemci bakmadığı zaman, dünyada gördüğümüz bu nesneler yine bu şekliyle mevcut mu acaba; yoksa, hep varolan sınırsız bir dalga okyanusu da, bizim bakışımızla mı madde olarak görünmekte bu manzara?

Bakmadığımız yerde gerçekten eşya bu şekliyle yok mu? Tüm evren sayısız frekanslardan ibaret olduğuna göre ve duyu organlarımız da bu frekansların çözücü araçları olduğuna göre, bizim algılama araçlarımızın sınırları dışında bu manzara sözkonusu değil mi? Eşyanın bu şekilde varlığı sözkonusu değil de, algılama sınırlarımız içerisinden bakınca biz mi onları var sanıyoruz?

Evet ya da hayır olsun cevap, farketmez; fakat bir gerçek var o da, evrenin yokluğu da varlığı da şu anda! İçinde bulunduğumuz AN’da…

Yirmi- kırk - elli, bilemedin yetmiş, seksen veya daha fazla yıl yaşamış olabilirsiniz dünyada… Bütün bilginiz ve yaşadıklarınızın hepsi, eksiksiz onun içinde, bir ömür…

Çevrenize bakın! Eğer bir kentte iseniz, gördüğünüz tüm yapılanma, bu manzara, muhtemelen bu dünyada bulunduğunuz süre içerisinde gerçekleşti, bu binalar yükseleli geçen süre belli… Hiç olmazsa bir çeyrek asırda bunların nasıl oluşup, geliştiğini, yaşananların ortaya çıktığını hatırlarsınız… Gördüğünüz ve içinde bulunduğunuz bu manzaranın, o zamandan şimdiye hepsinin şekillenmesi, ömür diye hatırladığınız süre içinde… Veya gelin deyin ki iki misli kadar bir süre… Ondan önce adı bile anılmazken ne bu gidişatın, ne bu olanların…

Dünyada görüp-yaşadıklarım veya bir o kadar daha önceyi bildim mi zihnimde, yarım yüzyıllık, belki yüzyıllık bir tarih yaşanmış anılarımın içinde, zihnimde bir fikir, düşüncemde bir bilgi… Tüm geçmiş hatıramda

Ve o kadar birkaç kez daha öncesini hatırama alabilirsem, dünyanın hızlı gelişme sürecinin büyük bölümü, bir tarih, bir anı kadar…

Bir veya birkaç kez daha öncesinde ise, henüz İsa aleyhisselâm yeryüzünde bile değil… Cehalet içinde bir ışık arayışında insanoğlu…

O zamandan bu zamana - sonrası hatıramda, zihnimde bir ömrün anısı gibi, bir fikir sadece, bir bilgi

“Önce” denen çok uzak değil aslında; bir ömrün anısı kadar yakın tamamı!.. Nerdeyse düşüncem insanlığın tüm “öncesini” yaşamış, tümü ömrümün anısı içinde… Hepsi şuurluluğumda!

Binlerce yıl önce çekiç sallamış ustanın elinden çıkan eser önümde şimdi, yürüdüğü taşlar burada… Bir düşünürün kaleminden çıkan kitabı elimde şimdi … Binlerce yıl önce İdris aleyhisselâmın dilinden ifadeye gelmiş sınırsızlık bilgisi şimdi zihnimde, düşüncemde… Olanın dışı mı var; olan şu anda, burada!..

Adeta evrenin onbeş milyar yıl denen ömrü, kendi ömrümden fazla birşey değil… Tümünün anısı bir ömür nihayetinde, bir hatıra… Bir şuurluluk, bir farkında oluş! Bir anı… Derinlerde… Olmuş… Bitmiş…

* * *

Nice şeyler var, bakmadığım için görmüyorum ve benim için yok hükmünde! Varlıklarından bîhaberim!

Var olduğu söylenen parmak izimin çizgileri arasındaki bir mikroorganizmanın bitmek bilmeyen ömrü, benim indimde olmuş-bitmiş… Doğumundan ölümüne kadar her şeyi belli! Parmağımdaki bir hücrenin, hücre olma programının dışında yapabileceği, bilinmeyen, hiç bir şey yok! Henüz varolmadan o, ne için varolacağı, neyi yerine getireceği ve sonuçta nereye varacağı kesinleşmiş, asla çizgisinin dışına çıkamayacak… Saçımdaki hücrenin de öyle, gözümdekinin de…

Bakmadığım için görmüyorum ve yok bana göre! Tıpkı Ademin varlığından haberdar olmayan müheymin melâikenin indindeki “dünya” ve “adem” gibi…

Dehr içre öyle bir süreç vardır ki, insan henüz anılır bir şey dahi değildir.” (Dehr Suresi: 1)

Oysa bir mikroskopla çalışan araştırmacı için, adeta günlerinin, yaşamının bir parçası o mikroorganizmalar, o hücreler! Onlar için çabalıyor, onlara bakıyor, besliyor, onları bekliyor, onlar için tasalanıyor, onların yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla, geldikleri sonuçla mutlu oluyor… Onlarla kalabalık, hareketli bir dünyanın içinde…

Ne çare ki ne o yaşama, ne de öyle bir dünyaya, kendi dünyama baktığım bilicimde bile yer yok! Tabiri caizse; anısı yok, anmıyorum bile nice öyle dünyayı…

Bana göre var olanlar ise, baktıklarım ve dünyamın parçası haline gelenler… Ama bakmayana göre anısı bile yok bu şeylerin…

İnsanın gözüyle bakarım, bilirim insanın dünyasını, ama bir meleğin gözüyle kim bilir nasıl bu dünya!..

Geçen zaman kime göre?…

Fizik boyutta “zaman” adını almış…

Berzah boyutunda “asr”… Asr’ın değerleriyle bakışta, insan hüsranda haliyle…

Rabbin indinde bir “gün” var ki, sizin saydığınızla “milenyum” gibi… (Hac suresi)

Melekût boyutunda “dehr”…

Vahidiyet boyutunda “an-ı daim”, sabahsız, akşamsız…

Oysa, “oluş, tek bir defadadır; göz kırpması kadar bir anda…” (Kamer: 50)

Ve tüm bunları varlığında izhar eden, “her an yeni bir oluşta”…

* * *

Bir an hatırımdan geçen bir hikayeyi nakledeyim…

Raci” yudumlayınca “Aynalı’nın” ikram ettiği kahveyi fincandan, dalar gider başka alemlere Hayalin Derinlikleri isimli eserinde Filibeli Ahmed Hilmi’nin… Orada şu olayı nakleder:

Şekerli kahveyi içmeye başlamıştım… Kendimi karıncalar arasında ve binlerce sokağı bulunan bir karınca yuvasında, karınca şeklinde buldum. Etrafa hayran, hayran bakmağa başladım… Ben karınca beylerinden birinin oğlu imişim… Henüz yemeğimi bitirmiştim ki, hocalarımdan biri yanıma geldi ve söze başladı:

Ey Şehzadem. Şehrimizin kuzeyinde çorak arazide ne kadar tuhaf tabiat olaylarının zuhur etmekte olduğunu bilirsiniz… Yaptığımız ilmi gezilerde alimleri ihtilâfa düşüren hava durumunun yine başladığını öğrendik… Parlak gökyüzünün birçok tarafları birden bire bir takım kalın ve sıra sıra bulutlarla örtülüyor. Bu bulutlar değişik zamanlarda birden bire yok oluyorlar. Acaba bu hava durumunun sebebi nedir? Bildiğiniz gibi tabiat olayları akıl ve mantıkla bilinemez. Bu acayip durumu tetkik için yapacağımız geziye siz de buyurun!…

Büyük bir kalabalıkla acayip yapılışta olan bir araziye doğru seyahate başladık. Garip ve tuhaf olan o ki, ben hem “insan algısı ve bilgisi” ve hem de “karınca algısı ve anlayışı” ile bezenmişim.

Nihayet acayip araziye gelmiştik. Karınca gözü ile baktığımda hakikaten düşünülecek ve konferanslar verilecek kadar acayip ve garip bir şekillenmeye sahip olduğunu anlıyordum.

Oysa insan gözüyle baktığımda, iki tarafı muntazam mağazalar, süslü düz bir şekilde Napoli taşları ile döşenmiş geniş bir caddede bulunduğumuzu görüyordum.

Bu iki his arasındaki farkı hayretle muhakemeye koyulduğum sırada tabiatçi alimlerden biri bu garip arazi hakkında konferans vermeye başladı:

“-Efendiler!” diyordu. “En fazla dikkati çeken bu büyük hücrelerin şekliyle aralarındaki kanalların intizamıdır. Hücreler takriben düz, çatlaklar ise hemen hepsi mükemmel denilecek intizamda düzgün çizgilerle doludur. Bu intizamın sebebini ulemamız bir türlü keşfedemiyor…”

Konferansın en tatlı yerine gelinmişti ki birdenbire yüzbinleri geçen dinleyiciler arasında bir çığlık koptu! Gökyüzü açık olduğu halde, şddetli ani bir yağmur yağışı ile müthiş bir seylâp ve sıcak bir tufan bir anda binlerce karıncayı sürüklüyor ve boğuyordu… Bu tufandan hasıl olan dev nehirler binlerce karıncayı sürükleyip götürüyordu…

Ben bir dakika korku ve dehşete mağlûp olduktan sonra bu garip tufanın sebebini anlamak istedim. Yukardan hâlâ fasılalı sağanakla seller akmaktaydı… Bu müthiş hadiseye insan nazarıyla baktığım zaman hayretten ve gülmekten kendimi alamadım…

Garip arazi adı verilen caddede bir kaldırım kenarında yerimizi almıştık. Bulunduğumuz yerde bir at arabası durmuş, arabacı uyumuş, hayvanlar torbalarından yemlerini yerken, her ikisi de anlaşmış gibi aynı anda işemeye koyulmuşlardı… İşte zavallı karıncaları yok eden sıcak tufan bu hayvanların pislemesinden başka birşey değildi…

Yuvalarda bütün ahali üzüntü ve ızdırap içinde ölümümle meşguldüler. Zira ben de orada vefat edenler arasındaydım. Ulema ise acayip arazide vukua gelen tufanın sebeplerini araştırmakla meşgul oluyorlardı…

* * *

Şuurumda evrenin milyarlarca yıllık varoluşuna gittiğimde, zihnim evrenin indine yükseldiğinde, bütünü andığımda, 1999 yılı denen içinde bulduğum günler yok indimde!

Ne bu yüzyıl var, ne de bin yıl! Var olduğu söylenenler, süre giden zamanın ömrü, bir ömürden fazla bir şey değil zihnimde! Bir AN! Olmuş-bitmiş indinde zihnimin… Ezelinden, ebediyete, asla çizgisinin, varoluş gayesinin dışına çıkmamış, çıkmayacak hiçbir nesne…

Ama var olanlar da yok değil baktığımda! Baktığımda “var”, parçası onlar dünyamın, biliyorum.

Biliyorum, daldığımda bu düşe, aslında “yok” kadar kısa o “an”, yavaşlıyor, uzuyor adeta, tıpkı bir ağrıyla geçmek bilmeyen süre gibi, uzun bir “zaman” a dönüşüyor…

Oysa biliyorum, az “evvel” dalmadan bu düşün içine varlığımla, bir “andan” ibaretti tüm kâinat

Her an inip çıkmadayım evrenin yokluğuna!

Varlıktan yokluğa; yokluktan, varlığa!

Sonsuz bir “an”dan “zamanın akışına”; “zamandan”, yokluğa!

Yaşadığımla, yaşamadığım arasında fark yok bana!

Geçmişle gelecek ayrı değil, çıkınca “ben” aradan…

Hepsi bir ANI, bir İLİM, bir BİLİŞ!..

Bir AN’dan fazla anısı olmayan ANI, tümü şuurluluğumda…

Bir elektron misali… Yoktur aslen elektron denen şey, ama vardır ona ait bir iz bakınca. Elektronun var ve hareket eder gibi görünmesi, aslında bir an bu evrende ortaya çıkışının ve bir an bilinmeyen saklı bir yaşam düzenine gizlenişinin sonucu…

Adeta yokluk kaynağından fışkırıyor her şey bir anda ve tekrar o yokluk kaynağında kayboluyorlar diğer anda…

Ve insan, bir an “var”a çıkıp, bir an yok”a döneni, kendi, algıladığını da geçip-giden “zaman” sayıyor!

Az önce olan, yok şu anda; olmayan şu anda, var gibi bir sonraki anda …

Nerede az öncesi? Nerede “şimdi”ler?

Var görünenler, YOK denen kaynaktan gelen ve tekrar yokluğa dönen dalgalar…

Hiç gördün mü su yüzündeki dalgalardan daimi kalanını? Hiç yok olmayan dalga var mı?

Duyduğun şu sesleri dinle! Ardarda duyulan tınıların altında, zemindeki sükûnetin sessizliğini duyabiliyor musun? Dalga dalga ses nerede var oluyor? Sessizliğin üzerinde! Bir ses bir an var ve bir daha yok, ardından bir diğeri! Bir varmış, bir yokmuş! Ama ardarda varsayınca onları, dinlediysen kalır kulağında hoş bir namesi… Ama hani, hiç yok olmayan ses var mı?

İşte her şey böyle bana… Varlığa çıkmış, bir varmış; yokluğa dönmüş, bir yokmuş

Varlığın özündeki yokluktan haberdar mısın?

ASL’ın olan yokluğu tanıyabildin mi?

Melekler ve ruh, miktarı “ellibin sene” olan sürede O’na dönerler. (Mearic Suresi)

Her şeyin kaynağı bir YOK’un hologramına bakar gibi bakmaktayım yaşama, durduğum yerden görünenler var, baktığıma göre, ama durmadığım için bir an bile, o görüntü yok, bir sonraki var olduğunda… Ve sonraki, ve sonraki… Ama hepsi aynı an içinde…

Yok olan her şeyin kaynağı YOKLUK’tan gayrı ne var?…

Bakana var, dünya…

Bakmış olana, bir ANI!…

Bir nükteli ifade, bir varsayım, evrenin kendisi… Bir düş…

Düşüncemden, bilincimden daha yaşlı değil!

Ona yaşlar biçilse de, şuurluluğumun yaşı yok!

Evren, bilincimde, şuurluluğumda!

Ben bir şuurum! Şuurum bu AN’da.

Bu sınırsız bilincim, “evrende” var olmadı!…

“Evren, her şey”, bilincimde bir varsayım aslında, bir fikir!

Tüm bu görünen, tüm bu geçip giden, bir an şuurluluğumda!

Bir varsayım, bir inanç!

Ben dünyanın bir yerinde, zamanın bir noktasında doğmuş değilim!

“Zamanlar, tarihler” bilincimde doğmakta!

Bu zaman ve içindeki her şey bir an var, bir an yok şuurumda!

Ölüm de yok bana!

Çünkü Aslında YOK’um ben, fani…

Varlıkta ismim, Bâki

Hep var olan “O” tanıma gelmeyen; her an tükense de bu nesnel düş…

Mahlûkun “zamanı” içinde görünenler, kâinat var olmazdan “önce”, derûnumda, “an” içre olmuş-bitmiş aynıyla…

Aslının indinde ise sınırsız bir “yok” sadece!

Her şey bir varsayım, bir düş!

Ama aslında ne düş gören var, ne de düş!

Mal da yalan, mülk te yalan…

ANIsı yok, AN dahi yok…

Olmayanın sahibi mi?!

ANI bize, AN da bize…

Uzay bizle, zaman bizle…

Ateş bizle, nimet bizle…

La havle velâ kuvvete illâ “B”illah!.

Allah!…

Hu!.

Topu HU’dan bir NÜKTE kâinatın… Bir varsayım!

Hay’dan gelip Hu’ya gitmiş bir Nükte!

HAY Allah!..

Selâm olsun o Nükteye!…

14.07.1999, İstanbul

:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::