|
|
||
|
||
|
Semâyı Gök, Göğü de Yer Sanma ~ 104 ~ “Bilemiyor Dünya’daki mahlûk, yıldız ya da gezegen adı takılmış birimlerin “iç dünyaları”nı; “taş kafalı”lar diyor!” Bu sırrın anlaşılması ve kabul edilmesi son derece güç! Çünkü, herşeyi beş duyu ile kayıtlayan birimlerin, “mekânsal”ın ötesini farkedemeyenlerin, bu ilme erişmeleri mümkün değildir. Sen de ister bunu böyle kabul et, istersen, bu da bir fikir de, bir kenara koy! Zira, göreceksin ki “fiziksel” veya “mekân” dediğin şey gerçekte hiç var olmamış, sadece boyutsal olan, algılamana hitap eder hale gelmiştir. Normal olarak insanlar, kendi bedenlerini ve bu bedenle yaşadıkları çevreyi, aralarında belli mesafeler olan nesnelerden meydana gelmiş bir yapı şeklinde algılarlar ve öyle kabul ederler. Bu nesneler, görülen, dokunulan, ağırlığı, kütlesi hissedilir şeylerdir. Bu ortam, insanın dünyasıdır ve yerkürenin neresine gidersek gidelim, bu böyledir; varolan şeylere dokunuruz, görürüz, onların kütlesel özelliklerini ölçebiliriz. Dünyayı algılayışımız ve varlığı tanımlayışımız böyle olunca, yani böylesi bir “yer” ve “gök” kabulüne girdiğimizden, bu algıladığımız yapıya göre de bir düşünce sistemi oluşur bizde! Ne var ki, bununla birlikte yanılgıya da kapı açılır: Dokunduğumuz dünyayı, fiziksel nesnelerden ibaret bir mekân olarak kabul ettiğimizden, buradan yola çıkarak, “evren” diye kastettiğimiz yapıyı da gözle görülür, elle tutulur, ağırlığı, kütlesi ve benzer fiziksel özellikleri olan bir nesneler topluluğu gibi tanımlamaya başlarız. Çünkü, bu hükme varan bilincimiz dünyanın şartlarına göre oluşmuş bir bilinçtir ve onu dünyanın özellikleriyle, dünyasal değerlerle giydirmiş, kayıtlamışızdır.. Tereddütsüz biçimde, bu dokunduğumuz “dünyamızda” tesbit ettiğimiz fiziksel özellikleri, algılanan yapıların “asli - değişmez özellikleri” gibi benimser, farklılığa rastlarsak, bunu, o farklılığın ortaya çıktığı ortamdaki eksikliğe bağlarız. “Madem ki dünya elle tutulan, gözle görülen, ağırlığı olan nesnelerden ibaret bir mekândır, o halde, evren de böylesi görülen, dokunulan mekânların topluluğudur”, deriz… Ne var ki işin aslı böyle değildir! İnsanın bilinci, beynin algıladığı yapıya karşılık olan, beynin eseri olan bir bilinçtir. Aslolan ve “evren” denen yapı ise, algılanmaya açık, aslen sınırsız boyutları olan bir mânâ yapıdır; ve bu mânâ yapıda mekânsal değil, boyutsal derinlikler sözkonusudur. Bedenimiz ve dünyamızı maddi ve mekansal yapılar olarak algılamamız sebebiyle, dünyadan uzaklaşsak bile ulaşacağımız her yapının da aynen buradaki gibi maddi ve her ortamın da mekânsal olacağına inanırız. Halbuki, görebildiğimiz evren mekânsal değil, boyutsal bir yapıdır. Mekân ve madde diye tanımladığımız yapılar, EVREN’e ait değil, kendi bilincimize ait değerlerdir ve bunlar dünyanın şartlarında bu özelliklerden oluşmuşlardır. Bizim dünyadan uzaklaşma, yükselme diye düşünüp, hayal ettiğimiz olay ise, gerçekte mekânsal bir seyahat değil, boyutsal bir seyirdir. Yani, ne “gökler”, dokunduğumuz dünya gibi maddi mekânlardır, ne de “oralardaki” nesneler, taş kafalı nesnelerdir. Dahası, “yer” ve “nesne” diye bilinen “fiziksel” özellikler, o nesnelere ait olmayan, sadece dünyamızda geçerli olan, kıyas yollu varlığına hüküm verdiğimiz özelliklerdir. “Oralar” ise bambaşka boyutsal mânâ derinlikleridir ve oraların da dünyamızdan çok farklı kendilerine has boyutlarda ve özelliklerde algılanması sözkonusudur. Bu farklılığa en iyi örnek, kendi güneş sistemimizdedir. İnsanoğlu, dünyanın binlerce kilometre uzağındaki uydusu Ay’a gidebildi.. Farklılık derhal kendini gösterdi: Ağırlık, kütle, hız gibi kavramlar farklılaştı, ortam ve nesnelerin özellikleri çok değişik bir hal aldı. Ancak insanoğlu, aslında boyutsal olarak algılanan bu değişikliği, hâlâ dünyasal değerler olan “ağırlık”, “havasızlık”, “yerçekimi” gibi özellikler ile ifade etmeye çalıştı. Sanki dünyada rastlanan ve ölçülen fiziksel özellikleri “mutlak özellikler”miş gibi alıp, örneğin, aslında bu nesne 10 kilogramdır da, oradaki eksiklikten dolayı 4 kilo geldi, dendi. Oysa, ağırlık o nesneye ait değil, o ortamdaki algılanma özelliğinin eseridir. Buna rağmen hâla, dünyada olduğu için evrenin her yerinde de ağırlık, hacim, kütle gibi elle tutulur, gözle görülür özellikler ve hatta buradakiler gibi canlılar arayışı içerisindeyiz. Oysa, buradan yola çıkarak gökte çok daha uzak yıldızlar ve gezegenleri düşünüp anlamaya çalışırsak, göreceğiz ki, “uzaktaki yerler” diye kabul ettiğimiz “oralar”, aslında son derece farklı özelliklerin algılandığı, yepyeni boyutlar, yepyeni algılayış biçimleri, “yepyeni bilinç dünyaları”dır. Buradan algılayabildiğimiz her gezegen, her yıldız, her galaksi, yani “GÖKLERDEKİ(!)” her bir yapı, apayrı algılayış ortamları ve apayrı bilinç boyutlarıdır! Buradan varlığına hüküm verdiğimiz göksel varlıkların ötesinde öyle boyutlar ve ortamlar sözkonusudur ki, bunların varlığını dünyasal değerlerimizle tesbit etmemize imkân yoktur. Ne ağırlık, ne kütle, ne mesafe, ne zaman, ne de buradaki “fiziksel” özelliklerin hiçbiri geçerli değildir oralarda(!).. Hatta, bunun ötesinde, bildiğimiz türde ne maddi ve ne ışınsal yapısı olmayan, sırf bilinç kitleleri sözkonusudur. Oralardan dünyaya inildikçe –ki bu iniş her nasılsa, ehli bilir–, şu anki değerlerimize göre boyutsal olan özellikler, neticede mekânsal ve fiziksel özellikler olarak şekillenmeye başlar ki orası da “dünyamız” olur. Bilmem anlatabildim mi?.. Onun için kafanı kaldırdığında baktığın SEMA’yı iyi anla! Üstündekini GÖK sanma! Gördüğün o yıldızları, burçları, üstünde gezip tozabileceğin taş kafalı maddi kütleler olarak değil, bambaşka anlam kitleleri, bambaşka boyutlar olarak değerlendirmeye çalış! O yepyeni boyutlara varmak için de, mekânsal seyahatler değil, boyutsal seyirler gerektiğini bil! O boyutlara urucunu sağlayacak bineğin de BİLİNCİN’dir, ki unutma, o da uzakta değil, sende! SEMANIN KRALLIĞINA ERMEK İSE GAYEN, ÖZÜNE DÖNMEK VE BİLİNCİNİ TANIMAKTAN BAŞKA YOLUN YOK! 02.05.1991 |
||