ASTROLOJİ:
Yeni Milenyumun Popüler Bilimi
 

Ahmed Bâki

Yazdır

Şu anda saatindeyiz.

Ayın konumu:

İnsan düşüncesinin eseri olan her bilginin değeri olduğunu kabul ederek, inkarı bir yana bırakıp, bu günün bilimsel verileriyle bize ulaşan bilgilerin esrarını çözme yürekliliğini gösterebildiğimizde, sayısız bulgular ve değerlere erişebilmekteyiz.

Binlerce yıl öncesinden beri mistik düşünürlerin ve bilginlerin eserlerinde değindiği, günümüzün ise özellikle gelişmiş ülkelerinde popüler hale gelen, onlarca üniversitede öğrenimi yapılan konusu “BURÇLAR İLMİ” veya güncel ismiyle “ASTROLOJİ” neyi anlatmaktadır? Birçok devlet başkanından, borsa tüccarına kadar, tanışan hemen herkesin, itibar etmekten kaçınamadığı, hatta bazı ülkelerde aylık raporlar halinde yayınlanmaya başlayan bu isabetli verilerin temelindeki bilimsel gerçekler neler olabilir?.. İnsanların bütün davranışlarını düzenleyen beyin yapıları ile, gezegen konumlarının nasıl bir bağlantısı olabilir?..

Bu kısa yazımızda “astrolojinin” sırlarına değinmeye çalışacağız. Bu konuyla ilgili olarak hem Evrensel Bilinci tanımak suretiyle “madde ötesi sırlara” eren mistik düşüncenin açıklamalarına, hem de beş duyu verilerine dayalı bir sistemle “yaşam sistemini” açıklamaya çalışan bilimsel bulgulara yer vereceğiz. Artık çok sıkça gözlemlendiği üzere, günümüz bilimsel bulguları, mistik düşünür ve öze erenlerin “Evrensel Bilinci” anlamak suretiyle getirdiği açıklamalara paralellik göstermekte ve onların deşifre edilmesine ışık tutmaktadır. Konum itibariyle, Doğu ve Batı ilimlerinin kaynaştığı bir coğrafyada bulunmamız, böyle bir incelemeyi yapmamızı kolaylaştırıyor...

Yaklaşık 400 MİLYAR yıldızın oluşturduğu kabul edilen Samanyolu galaksisi içerisinde orta büyüklükte bir güneşin uydularından biri olan Dünya üzerinde yaşayan canlı organizmadır, bizim gördüğümüz insanoğlu. Böylesi uçsuz bucaksız bir galaksiyi bir futbol sahasına uyarlarsak, galaksiye nispetle güneş sistemimiz, havada uçuşan bir kıvılcım parıltısı gibidir. Ve o kıvılcım içerisinde Güneşin çevresinde kendi yörüngelerinde dönüp duran gezegenler. Bunlardan birisi de uydusu ayla birlikte dünya ve üzerinde bizler...

Galaksi içerisindeki bizim güneşimiz gibi, yüzlerce, binlerce ve bazen milyonlarca yıldızın meydana getirdiği her bir yıldız kümesine BURÇ adı verilir. Samanyolu galaksisi içerisinde tespit edilmiş, sistemimizi çevreleyen, bu tür, yüze yakın sayıda değişik isimlerle tanınan yıldız kümesi veya takım yıldız vardır.

Günümüzden 8 yüzyıl önce Astroloji konusunda verdiği eserler ile İslam alemi yanısıra Batı dünyasında da yakından tanınan ve birçok eseri bilimsel incelemelere konu olmuş, büyük mutasavvıf Muhyiddin İbn Arabi, “Fütühat-ı Mekkiye” isimli eserinde “Dünyada oluşan herşeyin burçların tesiriyle meydana geldiğini” şöyle ifade ediyor:

“Şunu da bil ki Hak Taala, daha evvelce anlattığımız Kürsi (Samanyolu) içerisinde şeffaf, dairevi bir cisim yaratmıştır. Bunu da 12 eşit parçaya ayırmış ve bu parçalara BURÇLAR adını vermiştir. Bu burçlar, toprak, su, hava, ateş gibi unsurlardan olup, tıpkı dünya ehlinin unsurlarına benzerler. Hakk Taala her bir burçta cennet ehlinden bir meleği orada iskan ettirir. İşte bu burçlardan, cennetlerde oluşacak şeyler meydana getirilir.. Değişim ve karışıklıların tümü bu burçların değişmesiyle ve kurulan düzenin bozulmasıyla olur. Gerçek olarak alemimizin öncülüğünü bu 12 burçta bulunan 12 melâike yapmaktadır. Böylelikle bu 12 burç, âlemlerimizin gerçek olarak imamlığını yapmaktadır...”

 

Astroloji Neyi Anlatmaktadır?

Günümüzde astroloji, akademik anlamda, tamamıyla kişilerin doğum anındaki gezegen konumlarıyla, karakteristik özellikleri arasındaki bağlantıyı, istatistiki sonuçlara göre açıklayan bir araştırma sahasıdır.

Astrolojinin klasik teorisi ise şudur: Kozmos ve insanoğlu, orijinini aynı özden alan yaratılışın ifadeleri olduğuna göre, her ikisi de benzer biçimde hareket ederler ve böylece, insanın yeryüzündeki eylemleri, göklerdekinin bir yansıması olur... Bir kaç gün ve gece eğer gökyüzüne bakarsanız, bir kaç gök cisminin yer değiştirdiğini ve hareket halinde olduğunu tespit edersiniz. Bunların başında her gün doğup, batan Güneş ve Ay gelir. Onların yanısıra da beş küçük yıldız gibi görünen Merkür, Venüs, Mars, Jüpiter ve Satürn gezegenleri hareket halindedirler. Öyleyse hareket eden bunlar olduğuna göre, insanın eylemleriyle bağlantılı olan da en başta bunlar olmalıdır. Güneş, Ay ve her bir gezegen yörüngesinde dolaşırken, sistemimizi çevreleyen, 12 eşit parçaya ayrılmış kabul edilen göğe karşılık gelen sabit takımyıldızların, yani 12 BURCUN sahasından geçer ve bunların kiminde temsil ettikleri enerji güçlenirken, kiminde ise zayıf düzeye düşer. İşte Güneşin ve bu gezegenlerin sizin doğum anınızdaki konumu, yani bulundukları burçlardan aldıkları enerji, sizin programınızı oluşturur ve sizin alın yazınız, Gökyüzünün o anki yansımasının bir ifadesidir. Böylece, gezegenler her bir burcu gezdikçe, siz de doğum anında oluşan programınıza göre gelen enerjiyi değişik şekillerde değerlendirir ve davranışlar ortaya koyarsınız...

Her gezegen kozmik enerjiyi farklı formlarda yansıtır ve bunun için herbiri, organizmayı motive eden belirli bir dalgaboyu bileşimi, yani belirli dürtüler, huylar ve ihtiyaçlar gibi karakter unsurlarını temsil eder. Bunların en güçlü olanı Güneşin doğum gününüzde yeraldığı burç, sizin öz burcunuzdur. Böylece siz, örneğin bir Oğlak veya Kova burcu insanı olursunuz. Güneşin bu burçtan aldığı enerji güçlü bir biçimde karakterinizde ortaya çıkacaktır. Benzer şekilde, doğum anınızda Doğudan yükselen burç ta Yükselen burcunuz olacak ve dışa yansıyan yeteneklerinizde gözlemlenecektir. Diğer gezegenlerin konumu da benzer şekilde kişisel karakterinizde etkin olacaktır.

 

Beynin Anne Karnında Programlanışı

Biliyoruz ki insan varlığındaki tüm oluşumlar, onun kişilik özellikleri beynin eseri olarak ortaya çıkar. Biyokimyadan, psikolojiye kadar insanın yapısını ve çalışma sistemini inceleyen birçok bilim dalı ortaya koymuştur ki insan dediğimiz organizmanın çalışma biçimi, tamamen fiziksel, biyolojik ve kimyasal kurallara dayanır. Algılama araçlarının duyarlı olduğu etkenler, onu değişik türlerde eylemlere geçirir. Bu eylemlerin ne şekilde olacağını belirleyen, BEYİN ve onun programıdır.

İnsan beynini meydana getiren ve nöron diye isimlendirilen 120 milyar hücre her beyinde farklı bir dizilim oluşturur. Her beyinde farklı olan bu dizilim modeli, yani beyindeki biyoelektrik kanallarının dizilimi, beyin ağları, bireyin kişiliğini çizer. İşte bu dizilim ve bağlantı modeli, “beynin programı” diye ifade edilir.

Beyin ilk temel programlamaya ana rahminde iken maruz kalır ve anatomik gelişmesini doğumdan hemen sonra tamamlar. Nöronlar ile onların kol ve uzantıları olan aksonların birbirleriyle bağlantıları, doğumdan önce her beyinde farklı bir biçim alır. Bu model, doğumla birlikte kesinleşir ve bireyin ömrü boyunca hiçbir değişikliğe uğramaz. Ayrıca, hiçbir beyin hücresi de yenilenmez.

İşte her birimizin yeteneklerini beyindeki bu biyoelektrik kanallarının oluşturduğu bağlantı modelleri belirler. Her bireyin düşünce, anlayış biçiminden, acizlik, beceriklilik, zeka gibi tüm yeteneklerine kadar herşeyin temeli, ana rahmindeyken, normal şartlarda bir daha değişmemek üzere belirlenmiştir. Tüm yaşam süresince, her birimiz, bu beyin programımızın eseri olan bir biçimde ve kapasitede düşünür, hisseder, öğrenir, sever, kızar, çalışır, kısacası yaşamımızı sürdürürüz.

Geçmişte yazılan tasavvuf eserlerinde, bireyin “alın yazısının” tespit olunması diye ifade olunan olayla, tıbbi araştırmalardan elde edilen “beynin programlanışı” olayı son derece enteresan bir paralellik göstermektedir. Aslında, Sufi kaynaklarında, her kişinin alın yazısı “FELEKlere” (gezegen yörüngelerine) bağlı olarak ve “KADER” kavramıyla ifade edilmektedir. Yine bizim “enerji” kelimesiyle tanımladığımız şey, “kudret” kelimesiyle ifade edilmektedir.

Bu konunun çok geniş bir biçimde ele alındığı, büyük mutasavvıf İbrahim Hakkı Erzurumi’nin, birçok dile çevrilerek incelenen, 300 yıl önce kaleme alınmış “Marifetname“ isimli eserinden şu paragrafa değinelim:

“Allahu Taala’nın kudreti ile, gezegenlerin ve burçların maddi yapılarda çeşit çeşit tesirleri daimi olduğundan, bütün halkın şekil, hal, ahlak ve tavrı henüz ana rahminde nutfe iken rast gelen baht ve tali’leri tesirlerinden meydana gelmiştir.

Hazreti Rasûlullah şöyle buyurmuştur: “Saadet ehli o kimsedir ki ana rahminde saadet ehli olmuştur; bahtsız olan da o kimsedir ki ana rahminde bahtsız olmuştur.” Halkın bütün şekil, sıfat ve mizaçları, feleki vaziyetler gereğince rahimlerde ayrı, ayrı olunca, eceli müsemmaları da mizaçlarına göre orada farklı tayin olunmuştur...”

Bu açıklamalarla Erzurumi, insanların fiziki yapılarından, kişiliklerine kadar tüm özelliklerini belirleyen tesirlerin, enerji (kudret) sayesinde gezegenlerin konumlarına göre burçlardan (takım yıldızlardan) geldiğini ve tüm bu özelliklerin anne karnında iken programlandığını ifade ediyor.

 

Beyin çekirdeği ve DNA molekülleri

Diğer taraftan bilimsel bulgular ışığında yine biliyoruz ki, insanın fiziki yapısını ve karakter özelliklerini belirleyen tüm bilgi, onun genetik yapısında, yani DNA moleküllerini oluşturan bazların diziliş biçiminde gizlidir. Aynı şekilde, beynin sahip olacağı program türü —bağlantı modelleri— hakkındaki bilgi de, beyni meydana getirmek üzere seçilen, yani beyin çekirdeğini oluşturan hücrelerde yeralan DNA moleküllerinde gizlidir. Esasen, bireyin ne tür bir yapıya sahip olacağı, embriyodaki hangi hücrelerin hangi dokunun oluşmasında temel teşkil edeceğinin Tesbiti, anne karnında ceninin dıştan gelen tesirleri değerlendirebilecek safhaya eriştiği, dördüncü ayın sonuna rastlar. Bu günde sonuçlanan bir başkalaşımla, çeşitli hücreler hedeflerini bularak, diğer komşu hücrelerden farklılaşmaya başlarlar ve değişik görevler alırlar. İşte oluşan bireyin yaşamındaki en önemli an burasıdır. Zira gelişmenin tümü, bu başkalaşan hücrelerin etkinliklerinin artması ile olur. Beyin çekirdeği, yani beyni meydana getirecek yapı ilk kez bu günde tespit olunmuştur ve beyin dahil sinir sisteminin tüm bedende en yüksek düzeyde kalıplaşmasını bu temel oluşturur. Bu günde belirlenen beyin çekirdeğinde yeralan DNA moleküllerinin yapısında ne tür karakteristik bilgiler yer alıyorsa, dünyaya gelen birey tüm yaşamı süresince bu bilgilerin ortaya çıkaracağı beyin ağlarına sahip olacaktır. Doğumdan hemen sonra son şeklini alıp, kalıplaşacak beyin, bu şekilde yeteneklere ve özelliklere sahip olacaktır. Bu günden sonra artık yazgısı tümüyle kararlaştırılmıştır.

 

DNA moleküllerinin içiçe olduğu kozmik ışınım

Canlılarda, doğal olarak genetik dizilimi etkileyebilen ve değiştirebilen yegane enerji kaynağı “kozmik ışınlardır.” Canlı evriminde meydana gelen mutasyonların büyük bir kısmının kozmik ışınlar tarafından gerçekleştirildiği tespit edilmiştir. Çünkü, her an dünya atmosferini bombardıman altında tutan kozmik ışınım ve atmosferden geçerek yeryüzüne ulaşan özellikle sekonder kozmik ışınlar çok yüksek enerjiye sahiptirler. Eğer saniyenin binde biri kadar bir sürede, bir ışınım bir DNA molekülüne çarpar ve parçalarsa, DNA dizinini meydana getiren iki kolonun taşıdığı bilgi kaybolabilir veya kopan parça bir başka biçimde farklı bir yere eklenerek yeni bir gen yapısının meydana çıkmasına sebep olabilir. Hatta, böyle bir değişim yalnızca bazların dizilişinde bir yer değiştirme ile de olabilir; bir gen yepyeni bir özellik kazanarak ortaya çıkabilir. O kadar ki, örneğin göz renginden sorumlu bir gen, yepyeni bir özellik kazanarak “mavi göz” genine dönüşebilir.

Yeryüzündeki organizmaların genetik yapısını belirleyen DNA dizinlerinde meydana gelen böyle bir değişimle ne kadar içiçe olduğumuzu farkedebilmek için şu örnek yeterli olacaktır: Güneşten gelen ultraviyole ışınlar altında bir kaç saatlik güneş banyosu yapan birinin derisinde yüzbinlerce hücrenin DNA yapısı değişikliğe uğrar...

Varın buna göre, beynin oluşumu sırasında ve yaşam boyunca maruz kaldığı kozmik ışınların etkilerini siz düşünün. Üstelik, aslında esas etkileşim bizim gözlemleme imkanımız dışında, atomaltı, kuantum altı boyutlarda gerçekleşmektedir.

Dünya üzerindeki organizmalar için bu ışınımların en güçlü kaynağı güneştir. Güneşten gelen kozmik ışınımın yoğunluğu dolayısıyla gündüz saatlerinde beynin konsantrasyon yeteneği ve hassasiyeti geceye göre zayıflar. Radyo dalgaları bloke olur, örneğin gece rahatlıkla dinlenen kısa dalga istasyonlar gündüzleri dinlenemez. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz...

Güneşten gelen ışın yağmuru gibi, evrendeki çeşitli takım yıldızlardan (burçlardan) dahi her an yeryüzüne ulaşan kozmik ışınlar, bizlerin yapılarından çok çok kısa sürelerde geçmekte ve etkilerini oluşturmaktadırlar. Hücre faaliyetlerini düzenleyen DNA dizinleri bir yandan hücre biyokimyası ile biyoelektrik etkileşim içerisinde iken, diğer yandan atomaltı boyutun canlıları olan kozmik ışınlar ile etkileşim içerisindedir...

 

Burçların etkileri

Astrolojide, bireyin karakteristik yapısı üzerinde ön sırada etkin olan 3 enerji kaynağı, burçlar, Güneş ve sitemimizdeki gezegenler ile, yeryüzüne ulaşan kozmik ışınımın başlıca 3 kaynağı enteresan bir paralellik içerisindedir: Bunlar, 1. Uzak yıldızlardan, 2. Güneşten, 3. Gezegenleri çevreleyen manyetik alanlarda tutulmuş güneş rüzgarından kaynaklanan kozmik ışınım.

Doğumla birlikte anatomik yapısı tamamlanan beynin programını belirleyen ve bireyin karakteristik özelliklerini çizen DNA dizinleri, yoğun bir şekilde kozmik ışınlardan etkilenmektedir. Her birey doğumdan önce oluşan bu beyin programına göre aksiyon ve reaksiyon biçimlerine sahip olmaktadır. Beyin programımızın oluşumu sırasında aldığı bu enerjinin eseri olan bir biçimde belirli huylara, mizaca, duygu, düşünce ve davranış şekillerine sahip oluruz. Yani bir bakıma, doğum anımızdaki gökyüzünün haritası, beyin haritamızın bir ifadesi olur.

Belki de onun için yaşadığımızı “alın yazımız” kabul ederken, beklenmedik durumları “feleğin” üzerine atarız veya “feleğin çarkından” geçeriz veya zaman olur “felekten” gün çalarız. Bugünün ifadesiyle, kozmik enerjinin yönlendirdiği bir biçimde, beyin programımızın gereğini öyle veya böyle ortaya koyarız...

Dünyamız, güneş çevresindeki yörüngesinde dolaşırken, dönem dönem belli yapıdaki kozmik enerjiye güçlü veya zayıf olarak maruz kalması sebebiyle de yılın belirli aylarında dünyaya gelen insanlar, astrolojide bahsedilen belirli karakteristik özelliklere sahip olurlar. Yani aynı burcun mensubu olurlar.

Ebeveynlerden aktarılan genetik farklılıkları ve yeryüzüne ulaşan bu ışınımın temelde benzer özellikler taşımasına rağmen ne kadar anlık geçişlerle farklı bileşimler halinde olduğunu hesaba katarsak, her bireyin kendine has özelliklerinin olmasının sebebini anlayabiliriz.

Özellikle güneş ve ayın insanlar üzerindeki bu tür etkilerinin yanısıra, yeryüzündeki birçok organizmada, örneğin göçmen kuşlar ve sürüngenlerin beyinlerinde bir tür kozmik ışın alıcısı görevini yapan bezlerin yeraldığı, hormonal düzenlerini kozmik enerjinin yönettiği, hatta bunlara göre yönlerini ve yumurtlama dönemlerini tayin ettikleri, tespit edilmiş ve üzerinde çalışmalar yapılan konulardır.

 

Holografik Harita Okuma

Yazımıza son vermeden önce bir konuda daha buraya kısa bir not düşelim:

Her bireyin doğum haritası (doğum anındaki gökyüzü haritası) aslında bir hologramdır ve adeta bir hologram plakası gibi işlev görür. Bu sebeple, doğru astrolojik harita okuma, gerçekte tamamıyla “holografik bakışı” ve değerlendirmeyi gerektiren bir süreçtir.

Bu sebeple, örneğin, doğum anında bulunduğu burç veya ev veya açıları vs. itibariyle bir planetin pozisyonu ve kazandırdığı özellikler okunurken, o haritanın tümünün gözetilmesi ve o anki bütün yapı içerisinde incelenen durumun ne ifade ettiğinin değerlendirilebilmesi gereklidir. Bu da, aynı durumun, her farklı kombinasyon içerisinde ne kadar farklı anlamlar ve özellikler ifade edebileceğinin göstergesidir. Çünkü, her bir pozisyon haritanın tümünü kendi açısından ifade ederken, aynı zamanda haritanın tümünü ve her noktasını belirli düzeylerde etkiler.

Herhangi bir durumu haritanın kalanından yalıtarak ele alıp, bütünü ifade eden doğru tespitlere varılması mümkün değildir. Çünkü, tıpkı beyinde ve kişiliklerde olduğu gibi, bu özelliklerin hiçbiri diğerinden tamamen kopuk veya bağımsız değillerdir ve hepsi komple bir işleyişi ifade ederler.

Holografik harita okuma, aynı zamanda evrenin ve beynin çalışma sisteminin holografik yapısından kaynaklanan bir durumdur, ancak bundan ötesi bu yazımızın konusu değildir.

 

Sonuç

Einstein’ın madde ile enerji arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarması, evrendeki her şeyin özde sınırsız bir enerjiden meydana gelmiş olduğunu ve varolan her nesnenin enerji boyutunda birbiriyle ilintili ve bağlantılı olduğunu anlayabilmemizi kolaylaştırmıştır. Güneş sistemimiz ve dünya olduğu gibi, gezegenimiz üzerindeki tüm oluşumlar da sonsuza dek enerji boyutunda bu tek KOZMİK SİSTEME tabidir. Her bir şeyin oluşumunu belirleyen sistem, onların takibedeceği yolu ve varacağı nihai noktayı da belirleyendir.

Peki, bedensel olarak kozmik bir robot durumunda olan insanın varlığı bu kadarla sınırlı mı? Bunun cevabını, bilim ve mistik düşünce ortak bir şekilde veriyor: Bizler, beş duyu kapasitemizden doğan bir şekilde algıladığımız sayısız galaksilerdeki, sayısız gezegenlerden biri üzerinde yaşayan madde bedenden ibaret birimler değil, tüm evrensel yapıyı meydana getiren, özde bir, yaratıcı düşünceyi (kozmik bilinci) kendi kapasitesi ölçüsünde ortaya çıkaran ve algılayabilen bilinç titreşimleriyiz...

Öyle görülüyor ki, yüzyıllardan beri öze erenlerin ilmi olmuş Astroloji, bilimsel temelinin ve gerçek öneminin daha da netleşmesiyle, önümüzdeki yıllarda, belki de 21. yüzyılda sosyal yaşamda önemli bir yer alacak ve o zaman insanlar, birbirlerini daha rahatlıkla oldukları gibi kabul edebilecek, birbirlerine daha hoşgörülü bakabileceklerdir.

Tabi bütün bu anlamlar beyin programlarında varsa!..

1991, Ankara

(Ahmed Bâki'nin bu makalesi 1995 yılında Popüler Bilim Dergisi Ocak sayısında yayınlanmıştır.)

 

 

 

:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com ::