|
||||||||||||
Lisan konusuyla ilgili olanlarımız bilirler: Kullandığımız sözcüklerin birer yapılanış biçimi vardır. Birçok sözcük belirli bir kökten gelir. Yine birçok sözcük de iki farklı sözcüğün birleşmesinden meydana gelir. İki sözcüğün biraraya getirilmesi ve birleştirilerek kullanılması ile yeni bir anlam taşıyan sözcük ortaya çıkar. Bu iki sözcüğün ayrı yazılmasıyla anlaşılan mânâ, birarada yazılmasıyla oluşmuş tek sözcükten anlaşılan mânâdan farklıdır. Zaten bu farklılık olmasa, yeni bir sözcüğün üretilmesi ihtiyacı olmazdı. Bunlar her dilin yapısında yer alır. Örneğin, "Bilgisayar" sözcüğünü ele alalım. Aslında bu sözcük 2 ayrı kök sözcükten oluşmuştur. Bilgi ve sayar. "Bilgi" ve "sayar" sözcüklerini birbirinden bağımsız olarak birçok farklı yerde kullanabiliriz. "Bilgisayar" ise kullandığımız bir sistemin adıdır. "Büyükçekmece," İstanbul'un bilinen bir ilçesidir. "Küçükçekmece" de öyle. Ama size "önemli evrakların büyük çekmecenin içinde olduğu" söylendiğinde, siz "koca ilçeyi" anlamazsınız. Önünüzdeki çekmecelerden daha büyük olanını anlarsınız. Lâtince kökten gelen ve birçok lisana girmiş "makro" sözcüğü "kaba-büyük" anlamına gelir. Zıddı olan "mikro" sözcüğü ise "mini-daha küçük" anlamınadır.* "Mikroskop" bildiğimiz araçtır. "Mikro" Skop (Scope) ise "küçük-minicik alan veya görüş sahası" anlamına gelir. Siz mikroskopla baktığınız yerde mikro bir alanı, küçük bir sahayı gözlemlersiniz. Evrende varolan herşeyin yapısı "dalgalar" şeklinde ortaya çıkan enerjiden meydana gelmiştir. Varolan her nesnenin yapısı temelde bu dalgalardan meydana gelir. Ardı ardına gelen 2 dalga tepesi arasındaki mesafeye "dalgaboyu" denir. Dalgalar arasındaki çıkış süresi (period) ne kadar kısa olursa, "dalgaboyları" da o kadar kısa olur. Çok sıklıkla üretilen ve birbirlerini yakından takip eden dalgalara, frekansı yüksek denir. Frekans yükseldikçe, dalgalar minikleşir. Kilometrelerce uzunluktaki dalga boylarından, milimetrenin, Angström'ün milyonda biri büyüklüğünde dalga boylarına kadar sayısız dalga boylarından bahsedilir. Çıplak gözle algılayamadığımız dalgaboylarının varlığı ilk tespit edildiğinde bunlara, "çok mini - daha içerde - çok daha ince yapılı" anlamına "mikro" dalgalar denmiştir. Ancak, araştırmalar arttıkça, bu ince yapılı denen küçük dalga boylarından, daha ince olanlarına, yani "mikro" olanlarına rastlanmıştır. Örneğin, bunların bir kısmına "enfraruj" (kızılötesi) ışınlar, tâbiri kullanılmıştır. Bu arada, yenileri tespit edildikçe tüm dalgaboyları içerisinde, ilk tespit edilen kesit "mikrodalga" adıyla anılmıştır ve belirli dalgaboylarını ifade etmiştir. Dolayısıyla, tüm bu dalgalar gerçekte "mikro" dalgalar oldukları halde, sadece belirli bir kesite işaretle, "mikrodalga" tabiri kullanılmıştır. Fizikte "mikrodalga" diye isimlendirilen kesit, yalnızca, 1 metre ile 1 milimetre arasındaki dalgaboylarını, yani "infrared (kızılötesi)" ile "kısa radyo" dalgaları arasındaki yüksek frekanslı elektromanyetik dalgaları içeren kesiti tanımlar. 1.000 ile 30.000 arasında titreşimi olan elektromanyetik dalgalardır. Oysa bu kesitle beraber daha içteki tüm dalgalar, tabii ki "mikro" dalgalardır. Evren geçekte sayısız "makro" ve "mikro" dalgalar içerir. "Mikro" dalgalar içerisinde sadece bir kesitin adı ise "mikrodalga" olarak kalmış ve kabul görmüştür. "Enfraruj" gibi. Enfraruj, "kızılötesi" anlamına gelir. Ancak doğal olarak, bu noktadan itibaren, bunun altındaki tüm dalga boyları da aslında kızılın ötesinde kalır... Mikro denen dalgalar, çok-çok ince yapılı dalgalardır. Frekansları yüksektir. Sıklıkla ardı ardına geldiklerinden, titreşimler arasındaki mesafeler, diğer dalgaboylarına göre çok kısadır. Çıplak gözle tespit edilemeyecek kadar "mikro" boyutta dalgalar mevcuttur. Bizim kullandığımız "mikro" sözcüğünün Arapça karşılığı ise "Lâtif" sözcüğüdür. "İnce, varlığı en ince boyutta olan, herşeyin özünde yeralan" anlamına gelir, "Lâtif" sözcüğü. Bazı Batı dillerinde bu sözcüğe karşılık "subtile" sözcüğü kullanılmaktadır ki bu da "sübtil" diye lisanımıza girmiştir ve "tespit edilemeyecek kadar küçük". Anlamına gelir. Bir sözlük veya ansiklopedi karıştırdığımızda da, "mikro'nun" teknik anlamda kullanılan, kendi başına bir sözcük olduğunu ve bahsettiğimiz anlama karşılık geldiğini görürüz. "Ruhun," kaba madde formunda değil, "Lâtif" yapıda olduğu Tasavvuf eserlerinde sıkça geçer. Yani "ruh" diye tanımlanan yapı, lâtif, başka bir sözcükle, "mikro" yapılıdır; kaba (macro) madde gibi değildir. lâtiftir, daha incedir ve daha içtedir. "Allah'ın kudreti," evrenimizde "enerji" biçiminde ortaya çıktığı ve var gördüğümüz her şey de neticede bu "evrensel enerjiden" meydana geldiği için, herşeyin yapısı belirli bir dalgaboyunda enerji içerir. "Ruhu," biz şu anki fiziksel algı araçlarımızla direkt tespit edemediğimiz için, ruh, "lâtif," yani "mikro" yapılıdır, mikro dalga yapılıdır, denmiştir.... Tabi herkes, bilgisi ve niyeti düzeyinde, bununla kastedilmek istenenin, "1 milimetreden, 1 metreye kadar olan mikrodalga kesiti" olmadığını farkeder ve gereğini değerlendirir... Doğal olarak biz, "mikro" dalga yapılı olmakla, "mikrodalga" kesitinde kalmayı birbirine karıştırmayız ve örneğin, yolumuz üzerinde görünen "kaba" taştan bahsedildiğinde, yolun "Kabataş'a" gittiğinden bahsedildiğini sanmayız... Ruhun hologramik oluşuna gelince... Bu konunun yerleşmesi için henüz zamana ihtiyaç olduğu şüphesiz. Çünkü, 5 duyu ötesini anlama çalışmaları içerisinde verilen örnekleri, 5 duyu sınırlarında yorumlayıp değerlendirmenin nasıl olması gerektiğini dahi henüz anlamış değiliz. Evvelâ bilmeliyiz ki bir şeyin "hologram" olması ayrı şeydir, "hologramik," yani hologramın özellikleriyle varolması ayrı!.. Hologram derken, genellikle hologram plakası üzerine kaydedilmiş resimleri anlarız. Bu, bir tekniğin adıdır. "Hologramik" ise "hologram özellikleri taşıyan" anlamınadır. Yani birşey için "hologramik" dendiğinde, 5 duyuyla bildiğimiz hologram nesnenin özelliklerini anımsatan, benzer özellikli birşeyden bahsedildiğini anlamamız gerekir. Ruhun hologramik (veya hologramsal) diye açıklanması, ruhun özelliklerini anlamak isterseniz, bildiğiniz hologramın özelliklerini değerlendirin, anlamınadır. Yoksa, bilim kurgu filmlerde seyrettiğiniz hologram adamdan bahsedilmiyor burada... Nasıl ki bir hologramın her zerresinde bütüne ait tüm bilgi mevcutsa, nasıl ki hologram içinde nereye isterseniz oraya, o yönden bakabilirseniz, aynı şekilde hologramik özellikler taşıyan ruh boyutundaki yaşamda da, zaman ve mekân kayıtlılıkları olmadan düşünsel bir seyir olduğu vurgulanmaktadır. Çünkü, müşahedelerinden ve ruhtan bahseden irfan ehli (ârifler), ruhun her noktasının göz gibi gördüğünü, düşündüğü yeri anında gördüğünü ve engel tanımadan her nesneden geçebildiği gibi özelliklerini bildirmişlerdir. Siz isterseniz bu açıklamaları kullanarak tekrar edin, isterseniz çağımız bilimsel anlayışına yer verir bir üslûpla, ruh "hologramik" özellikler taşır deyin, neticede aynı şeyi târif etmiş olursunuz. Her düşünce ancak kendi düzeyinde değer bulur. Onun için herkesin aynı düşüncede olmasını veya her düşünceyi aynı düzeyde değerlendirmesini beklemeyiz... İnsanların çok, çok az bir kısmı yeniliklere çabuk ayak uydurabilirken, önemli bir kısmı, çevresinin onayını aldıktan sonra, çok büyük bir kısmı da o yenilik tamamen yerleşip, faydalı oluşu kanıtlandıktan sonra ayak uydurabilirler. Simetrik şekilde, çok çok az bir kısmı yenilikleri hiç kabul etmezken, önemli bir kısmı çevrenin ve şartların mecbur bırakmasıyla, çok büyük bir kısmı da kendilerine zararsız olduğunu bizzat gördükten sonra kabul edebilirler. Kendimizi merkezde görmek yüzünden, gerçeği bilip değerlendirmenin de, kendi çevremize ve itibar ettiğimiz otoritelere has bir özellik olduğunu sanırız. Yetiştiği dar çevreyi benimsemiş kimselerin, yeniliklere yaklaşmada referans noktaları kendi etraflarıdır. Oysa, bilgi ve bilinç düzeyini artırmada ve yeni şeyler keşfetmede sınır tanımayanlar, gerçeğin anlaşılması konusunda tüm insanlığa ve bilime açık olurlar ve her bilgiyi değerlendirmeye bakarlar... Aslında, çevremize çok yeni gibi görünen bu açıklamaların kabulünde zorlanmak, çağımız bilim dünyasından kopuk yaşadığımızın bir ifadesidir. Çünkü "holografik evren" veya "paralel evrenler" gibi konular artık tartışma konusu olmaktan çıkmış, keşfedilmesi gereken inceleme sahalarına dönüşmüştür. Gerçekte evrenin sadece bizim gördüğümüz haliyle kayıtlı olmadığını, içiçe boyutları olduğunu açıkladığı "Paralel Evrenler" isimli eserinde Kaliforniya Üniversitesi Fizikçilerinden Fred Alan Wolf, bu gerçeği şu ifadesiyle vurguluyor: "Şunu belirtmeliyim ki paralel evrenler düşüncesi yeni değildir, Kuantum fiziğini ilk kez 1957 yılında vurmuştur... " Onlarca yıldır yazılmakta olan bu tür eserlerde, yeni keşifler için yarışılan bilimden haberdar olmamamız, güneşin veya dünyanın ikizlerinden bahsedilmesine şaşırıp kalmamız sonucunu doğurur. Belki bir tasavvuf eserinde yazılanlar kafamıza uymayabilir, inkâra kalkışabiliriz; ancak, aynı noktayı Stanford Üniversitesinden Karl Pribram'ın, Londra Üniversitesinden David Bohm'un veya Michael Talbot'un, Deepak Chopra'nın da tesbit edip, bunu insanlara açıklamak için kitaplar yazdığına şahit olursanız, biraz durup düşünmeniz yerinde olur. Zira, bilimsel yayınları takip edenlerimizin veya internetteki web sayfalarında gezinti yapanlarımız, nice insanın kendi tecrübelerinden esinlenerek değişik ülkelerden aynı gerçekleri anlattıklarına dikkat etmişlerdir: Hazreti Rasûlullah'ın açıklamalarından haberdar olmayan ancak başlarından geçen OBE ve NDE denen beden dışı veya ölüme yakın yaşam tecrübeleri vesilesi ile ölüm ötesi yaşamın varlığını ciddiye alıp araştıran birçok kişi de bugün eserlerinde aynen "hologramlike body of frequencies" yani "hologramik ışınsal beden" tabirini kullanmakta, fizik bedenin ölümü sonrasında insanların böyle bir bedenle "hologramda seyahat edecekleri" ve bu bedenin de insan beyninin eseri olduğu sonucuna varmaktadırlar. Ne var ki, kimi insanlar, "dini" anlamaya çağdaş bilimler ışığında yaklaşmak isteseler dahi, aslında ilk dini bilgilere alıştıkları ve yetiştirildikleri dar çevrenin anlayış biçiminin belirlediği sınırlardan kolay kolay çıkamadıklarından, sonuçta, öğrenmenin getirdiği "tanrılarına inançsız" kalacakları korkusuyla, başa dönmeye meyleder ve sağlam duvarlarla çevrelenmiş kalelerinde kendilerini emniyette hissederler. Evrende kesintisiz bir sistemin işlediğini ve herkesin bir oluş gayesi olduğunu bilen ise, hiçbir şeyi yersiz görmez, ilmi elverdiğince olanı anlamaya ve seyretmeye çalışır, hakikati her gözden, dolayısıyla bir gözden görmeyi diler... Allah hepimize ilmiyle, hakikati görmeyi ve elimizdekilerin kıymetini bilmeyi nasip etsin. 31.05.1997, İstanbul Kaynakça:
:: Karşılıksız Paylaşın © 2002 - Ahmed Baki'nin Tasavvuf ve Bilim Sayfası @ www.ahmedbaki.com :: |
||||||||||||