|
Şimdi
burada bir diğer önemli husus üzerinde sırası gelmişken duralım... Nübüvvet,
Velâyet, vahiy ve ilham mevzuları üzerinde konuşalım. Nübüvvet;
"ALLAH"ın bildirdiği gerçeklerin beşeriyete açılması
ve açıklanması görevidir. Eğer
bir Nebi, yeni bir çalışma, yaşama biçimi getiriyorsa; o günün
şartlarına göre geçmiş Nebilerin tatbik ettiğinden daha farklı
bir çalışma sistemi getiriyorsa; veya dini ifade ile yeni bir şartlar
bütünü getiriyorsa o zaman, yerine getirdiği işleve "Nübüvvet-i
teşriye" denir. Eğer
yeni bir çalışma biçimi ve yeni şartlar getirmiyorsa; o zaman
kendisinden evvelki son yeni şartları getirmiş olanın
getirdiklerini yürütür ve bu işlev de "Nübüvvet-i
tarifiye" adını alır. Nebi
ve Rasûl vahye dayanan bir sistemle görev yaparlar. Veli
ise ilhama dayanan bir sistemle faaliyet gösterir ve nebilerin işaret
ettiği gerçekleri kendi içinde yaşar; veya görevliyse halka da
bu konuda yardımcı olur. Nebi ile veliyi ayıran ana fark nedir? Bunu şöyle açıklarız: "Nebi"deki
açılım, "Hak'tan halka" denen bir biçimdeki açılımdır.
Nebinin
herhangi bir çalışması, gayreti ve emeği söz konusu değildir!.
Tamamen Hak'tan gelen bir biçimde, kendisinde birtakım gerçekler
fışkırır ve bunlar halka sunulur. Yararlı olma gayesiyle. Veliliğin
kemâlâtı, esası ise "halktan Hak"ka denen bir biçimdedir.
Yani
velide belli çalışmalar görülür. Bu çalışmalar neticesinde
veli Hak'ka ulaşır. Kişinin
"ALLAH"a "ERME"sinde iki sistem vardır.. Birisi
"Hak'tan halka", "nuzül" şeklidir... Öteki
ise "halktan Hak'ka" "uruç" şeklidir. Velide,
çalışmalarla birlikte belli bir tekamül gözükür; ve nasibi,
istidadı oranında Hak'ka vuslata erer!. Nübüvvet
ise nebinin herhangi bir say'ı, gayreti olmaksızın, Hak'kın
kendi hakikatlarını o nebinin dilinden açığa çıkarmasıdır. Bunu
misalle anlatmağa çalışalım: Hak'tan
birime açılan bir manevi kanal ile nebiden hakikatlar zuhur
eder!... Velide
ise, bizatihi yaptığı belli çalışmalar sonucu açılan bir tünelle
Hak'ka varır. O hakikatlara vâsıl olur... Olduktan
sonra da bazısı halka yararlı olmak amcıyla ilâhi vuslata ermiş
olarak, belli vasıflarla vasıflanmış kişi olarak halk arasında
görev yapar; veya yapmaz... Bu da Hak'ın takdirine bağlıdır. Nübüvvet: 1- Nübüvvet-i teşriye 2- Nübüvvet-i târifiye olarak
ikiye ayrılır. "Nübüvvet-i
teşriiye" bir "Şeriat göreviyle görevli Nebi"
demektir. Halkın
içinde belli bir şeriatı anlatıp, izah edip; onlara kabul
ettirmekle görevli kişidir. Ama bunda muvaffak olur veya olmaz!. O
ilahi takdire bağlıdır. "Nübüvvet-i
târifiye" sahibi nebi ise "Ârif-i Billah" kemalatına
sahiptir. Ama
sakın ola ki bu mârifet kemalatını, velâyet kemâlâtı gibi
anlamayalım... Belki, velideki kemâlât nebideki bu kemâlâttan
bir hissedir!.. Meselâ Hızır aleyhisselâm’ın nübüvveti,
Lokman Hekim`in nübüvveti hep bu "nübüvveti târifiye"
hükmündendir! "Târifiye",
"irfan" anlamındadır... Yani, "Mâarifi Billah"a
âgâh olan ve bu mârifetin gereklerini zâhirde yaşayan;
gerekiyorsa yaşatan anlamındadır.. Velâyetin en üst basamağı
"Nübüvveti târifiye"ye dayanır!. Bu
basamağın kemâlâtı çalışmakla elde edilen bir kemâlât değildir.
Tamamen ilâhi ihsan yollu kişide meydana gelen bir açılım
neticesi olur. Hz.
Muhammed`den sonra "Nübüvvet-i teşriye" söz konusu değildir.
Fakat nübüvvetin irfanı, Hz. Rasûlullah'dan sonra gelen
velilerden bazılarına ihsan olunur. "Benim
ümmetimin velileri Beniisrail nebileri gibidir" buyuran Hz.
Rasûlullah Aleyhisselâm velâyetin bu mertebesine işaret etmiştir. Buna
"Nübüvvet-i târifiye" denir. Yani kişinin kendi çalışması
karşılığı olmaksızın, ilâhi lütuf gereği bir takım ALLAH
mârifetinin onda zâhir olması şeklidir. Tasavvuf dilindeki adıyla
"velâyeti uzmâ"dır.. Şimdi
burada önemli olan bir başka nokta da şudur. İman,
vahye dayanan sistemde geçerlidir. Yani iman, vahyedilene dayalı kılınmıştır!.
Çünkü insanın duyguları veya aklı birçok şeyi çözemez. Göremediğini,
beş duyu ile algılayamadığını kolay kolay değerlendiremez. Akıl,
beş duyuya dayalı olarak çalışır... Ancak,
akıl belli bir kemâle gelmişse, beş duyuya dayalı örnekleri alıp
kendi bünyesinde değerlendirir ve buna dayalı bazı çalışmalar
yapabilir... Bu arada altıncı, yedinci, sekizinci duyular
durumunda olan sezgi veya sezginin ötesinde olan feraset, veya
ilham yolları ile gelen çeşitli bilgileri de bir potada eritip değerlendirir
ve bunun çok üst neticelerini yaşar!...işte o zaman "akl-ı
kül"e yaklaşmağa başlar. Yani,
açık, basit donelerden çıkıp, geniş kapsamlı bir algılama
sistemiyle gelen bilgileri değerlendirip, bir takım gerçekleri görebilme
durumuna girer. Bunun tasavvuf dilindeki adı "keşif"tir. Yani üst düzeydeki alıcıların çalışması neticesinde hasıl olan algılama, kavrama, bilgi, değerlendirme vs... İnsanı
ilâhi mânâlara yaklaştıran en değerli yol ilhamdır!... Vahiy
ile yeni düzen getirme yolu, Hz. Rasûlullah aleyhisselâm’dan
sonra kapanmıştır. "Vahiy"
ile "ilham" arasındaki fark nedir? "Vahiy";
özden dışa gelen, yani "Hak'tan halka" gelen sezginin
adıdır. Melek aracılığıyla direkt özden gelen akıştır!. "İlham"lar
ise kişinin kendi çalışmaları sonucu, kendisinden meydana gelen
fiillerin hasılası olarak kendisinde oluşan hassasiyetin kazandırdığı
algılamalarıdır. "Vahiy",
Hak'tan direkt olarak, herhangi bir çalışma söz konusu olmadan
kendisine nazil olan, ve kendisinde fışkıran ilâhi ilimdir. "İlham"
ise kişinin çalışmaları sonucu kendisinde meydana gelen
hassasiyetle, bazı ilâhi gerçeklere muttalî olması, bunların
perdelerinin kendisinde açılması; bunları hissedip yaşaması hâlinin
adıdır. Dolayısıyla,
her ne kadar genelde, "vahiy" ile "ilham" arasında
fark yoktur, derlerse de aslında çok büyük fark vardır!. İşte
bu temel fark dolayısıyladır ki, bir nebi ile bir velinin kıyaslanması
asla mümkün olmaz!. Bu
ana neden yüzündendir ki, insanlar velilere itaat ve teslimiyet için
mecbur tutulmamışlardır... Fakat nebilere itaat ve teslimiyet
zorunlu kılınmıştır!. Çünkü,
ilhamlarda bazı yanılmalar söz konusu olabilir... Fakat vahiyde
yanılma olmaz; bireysel değer yargıları asla gerçekleri bulandırmaz!..
Niçin..?
Çünkü, "vahiy" direkt "Hak'tan nuzül"dür!...
Yanılma payı yoktur!. Çünkü,
beyin faaliyetlerinin ve verilerinin, o gelenin üzerinde bir rolü
yoktur!. Direkt olarak beyinde o mânâ oluşur. Halbuki
"ilham"da ise, kişinin beyninin açılma kapasitesine göre
alıcılık durumu ortaya çıkar... O
kapasitenin oluşumunu meydana getiren yan faktörler velide hâsıl
olan mânâyı etkileyebilir!. Meselâ o anda duyguları, istek veya
arzuları o gelen nesneye karışabilir... Ve o gelen nesneyi o
istikamette değerlendirebilir...işte bu durum, ilhamda yanılmalara
yol açabilir. Veli
yalnız ilham yolu ile bir takım gerçeklere erdiği için; veliye
itaat, teslimiyet zorunlu değildir. Ama
nebi için böyle değildir... Nebi'deki vahye hiç bir şey karışmaz!.
Ondan sadır olan mana tamamiyle ilahi hakikatlardır. Demek
ki, ilhamda kişinin birtakım yanılmaları, duyguları, arzu veya
istekleri, ya da o şeyi alış anındaki ruh hali yanılmalara yol
açabiliyor. Burada
açıklığa kavuşturulması gereken bir başka husus da şudur: Nebi
ana karnında nebidir!. "Nübüvveti
târifiye" sahiplerindeki de "vahiy" hükmündedir!. Ancak
şimdi burada, bir noktanın açıklığa kavuşturulması gerekir. Diyelim
ki kişi "Nübüvveti târifiye" sahibidir... Fakat o görev
yüklenmeden evvel, velayeti hükmüyle yaşar. Görevle birlikte
ondaki olay "vahiy" hükmüne dayanır. Fakat zâhiren nübüvvet
görevi açıklanmadığı için aldığına ilham denir. O, doğuşundan
görev alışı anına kadar velâyeti hükmüyle yaşar, aldıkları
ilhamdır. Görevinin başlamasından itibaren aldığının şekli
değişir. Fakat bu değişmeyi de ancak kendisi bilebilir. Başkası
dışarıdan bunu bilemez. Çünkü dışarıdan ancak "velâyet"
söz konusudur. Ayrıca
o mertebedeki bir kişiyi tanıyabilende ancak yeryüzünde iki veya
üç kişidir. O düzeydeki bir kişi zaten zamanın ya "Gavsı",
ya "Kutbu Aktabı" ya da "İnsan-ı Kâmili"dir...
Ve o düzeydeki bir kişiyi de ancak ya "Gavs" veya
"Kutbu Aktap" bilebilir. Alttakiler,
üstlerindekinin kendilerinden üstün bir veli oldığunu bilir;
ama hangi mertebede olduğunu bilemez!. Ne olduğunu bilemeyeceği için
de alışının ne yoldan, ne şekilde ve ne kadar olduğunu değerlendiremez..
Onu
değerlendirmesi de asla mümkün değildir!. Bunu
biz de ancak bu kadar anlatabiliriz!. Çünkü bu, o mertebe ehline
ait olan bir ilimdir. "Vahiy"
ile "ilham"ın önemine ve ağırlığına bir de şu yönüyle
işaret edelim: Mesela
siz aklınızla, bazı bilgilere sahipsinizdir. Bu bilgileriniz gereği
bir işin böyle olması gerektiğini bilebilirsiniz. Fakat sizin
duygularınız ağır basar ve bilmenize rağmen bir türlü o şeyi
yapamazsınız. İşte
bu bir noktada aklın tasarrufunun zayıflığındandır. "İlham"ın gücüne en güzel misâl bildiğimiz rüyalardır.. Gece bir rüya gördünüz.. Ertesi sabah kalktığınızda haliniz bambaşka olur!.. Ve o rüyanın tesiri altında, siz o güne kadar yapamadığınız bir işi kolaylıkla yapabilirsiniz... Size bunu yaptırtan, "rüya" dediğiniz "ilham"dır.. Yani, o şeyi hissediş sonucu. Bu hissediş size o işi kolaylaştırmıştır!. işte bu, "ilham"ın "akla" olan üstünlüğüdür!.. Normal
şartlarda "aklınızla" bir gerçeği bilmenize rağmen;
duygularınız ya da şartlanmalarınız, ağır basarak o şeyi
size yaptırtmaz.. Ama o yapamadığınız şeyi gecenin çok kısa
bir süresi içinde; 30-40 saniyelik bir sürede gördüğünüz şeyler
yani aldığınız ilham, sizi kolaylıkla o işi başarır hale
getirir.. İşte bu, bütün yaşamınız boyunca elde ettiğiniz
bilgilere, yani "aklınıza" "ilham"ın galebe
çalmasıdır.
|