|
İNSAN ve DİN
-
Ahmed Hulûsi |
|
|
|
|
|
|
Sorular hiç bitmiyor!.. Öğrenilecek şeyler sonsuz!.. Öğrenecek süreç
kısa... Üstelik pek çok gerçek 1400 yıl öncesinin o günkü toplumsal
şartları içinde açıklanmış, sembollerle, mecazlarla, işaretlerle...
Şimdi gene düşünmeye başlayalım...
Bir
sahih hadiste, kişi mezara konduğunda Münker ve Nekir adlı iki meleğin
şu soruları soracağı bildirilir.
“Men Rabbüke?
Men Nebiyyüke?
Ma Kitabüke?”
Bu
hadisle ilgili çeşitli sorular, olayı daha iyi anlamak isteyenler için
akla takılabilir...
Meselâ...
Bu
melekler nedir? Nereden gelmektedir? Nasıl gelmektedir? Suretleri kendi
orijin devamlı suretler midir, yoksa kişiye göre değişken midir?
İstisnasız her ölen insan bunu yaşar mı?
Melek kavramı ile ilgili önceden yazdıklarımızı hatırlarsak...
Melek, eni–boyu, şekli, hacmi, ağırlığı olmayan; kısaca, bildiğimiz
madde şartlarıyla alâkası olmayan bir yapıyı tarif etmektedir. Bu
durumda da bir mekânsal geliş elbette söz konusu değildir!..
Hatta varlık âleminde belki bir katmandır veya boyuttur diye
söylenebilir.
Bu
durumda evrende varolan varlığın holografik esasa göre yaratılmış
olduğunu düşünürsek, bu ve diğer isimlerle adlandırılan tüm meleklerin
(ya da melekûtun) yani kuvvelerin insanın varlığında bir boyut olarak
yer aldığını ve dışardan gelmesinin söz konusu olmadığını fark ederiz.
Şimdi bu durumda asli yapısı itibariyle “NUR” olarak tarif edilen
bu meleklerin (melekelerin) kişi bilincinde, kişinin veri tabanına ve
hâleti ruhiyesine göre beynin oluşturduğu suretlerle açığa çıktığını
anlarız. Beyindeki tüm verilerin ruha yüklenmesi ve artık kişinin ruh
bedenle yaşaması dolayısıyla dünyadaki veri tabanı bu süreçte de
aynen geçerli olmaktadır.
Demek oluyor ki, her kişinin hakikatinde bir boyut olarak yer alan bu
sorgulama kuvvesi, her kişi, kabre konduğunda kişinin
bilincinde açığa çıkıp, içinde bulunduğu yeni boyut şartları konusunda
kendisini sorgulamaktadır!..
İşte
kişideki bu sorgulanma yukarıdaki üç konuda olmaktadır.
Niçin men “ilahüke” değil de “Rabbüke” denmektedir? Bu soru
kelimeleriyle anlatılmak istenen şey nedir?
İlâhiyet bir dış varlıktan söz eder. Rububiyet ise varlığın oluşumunda
onun özündeki bir boyuttur.
Bu
sorunun cevabı, o ortam şartları içinde, hâl ve HİSSEDİŞE DAYALI OLARAK,
kendisinde otomatik olarak açığa çıkan bilgi ile “Rabbim ALLAH”tır
olmalıdır... Hatta, “B” sırrına dayalı bir biçimde!..
Tekrar uyarayım, cevap, kuru lâfız olarak değil, papağan tekrarı kelime
olarak olmayacaktır!.. Buradaki sorgulama bir yaşam şekli ve sürecidir;
test usulü bir sorgu değil!..
Hemen her kişi
ölümü tattığı anda bir şok yaşar adeta!.. Zira dünya yaşamında hiç
düşünemediği kapsamda, değişik bir yaşam türü gerçeğiyle karşı karşıya
kalmıştır.
Bu
evrede HER kişi tüm geçmişini sorgulamak durumundadır otomatikman...
Yanlışları ve doğruları neydi acaba?
Evet, kâbir âlemine geçen HER kişi içine girdiği bu yeni ortam ve
şartlar doğrultusunda MECBUREN bu defa inancını sorgulamaya; inanç ve
ölüm ötesi yaşama hazırlık konularında nerede isabet edip nerede
hata ettiğini tespit etmeye başlar. İşte bu süreç işte Münker–Nekir adlı
meleklerin kendisinde açığa çıktığı evredir.
HER kişi, kendisine tümüyle değişik gelen bu ortamda, içinde bulunduğu
yaşamın gerçeklerine karşı kendisinin ne kadar hazır olduğunu sorgulamak
durumundadır.
Dünyada iken yaşanmış olan iki tarz yaşam vardır...
Ya,
“ALLAH” ismiyle işaret edileni anlamak ve bu anlayışa dayalı
olarak dünya yaşamı tarzını tercih etmiş olmak...
Ya
da bu gerçeği fark edememiş olarak; bir dış objeye, ötede, öteNde
bir tanrı–ilah var zannı içinde, sistemin gerçeklerine uymayan yaşam
tarzı ile dünya yaşamını noktalamış olmak!..
ŞUNU
FARK EDELİM...
Çeşitli isim ve sıfatlarla anlatılan olayları, genelde yaptığımız gibi,
bu isim ve sıfatların anlamından yola çıkarak deşifre etmeye kalkarsak
bu çok çetrefilli bir yoldur ve olayın gerçeğine isabet etmemiz de hayli
güçtür!.. Çünkü kelimeler yaşanılanı anlatmada hayli yetersizdir. Bu
yetersizlik dolayısıyla da kelimelerden gerçeğe ermek hayli zor olur.
Bunun misâlini şöyle vereyim. Bir rüya görürsünüz ve o süreçte neler
yaşarsınız hissedersiniz. Ancak uyanıp da bunu bir başkasına anlatmaya
kalktığınızda rüyada görüp yaşadıklarınızı ne oranda karşınızdakine
aktarabilirsiniz kelimelerle!?
İşte
Rasûller ve Nebiler de bilinç boyutu algılamasında, zaman zaman
vizyonlarla da desteklenen bir biçimde, pek çok şey algılar ve yaşarlar;
ama ne çare ki bunları kelimelere dönüştürerek karşılarındakilere
anlatmak durumunda kaldıklarında son derece yetersiz kalırlar anlatımda.
Bu
sebepledir ki, bize böyle bir kelimesel bilgi ulaştığında, acaba
yaşanılan neydi ki bu kelimelerle bize aktarılmaya çalışıldı diye
düşünmek, konuya nüfuz edebilmek için son derece yararlı bir yoldur.
Buna
karşılık, “yaşanılan neydi” deyip onu algılamaya çalışarak, “hâlden
kâle gelmek” gerçekten çok kısa ve net bir yoldur.
Kelimeler ise insanın hissedip yaşadıklarını anlatmada çok yetersiz ve
zayıftır.
Tekrar gelelim ana konumuza...
Kişi
“ALLAH” adıyla işaret edilen gerçeğine uygun yaşamışsa; acaba,
bunun yanı sıra, Nübüvvet kemalâtından gelen bilgileri de değerlendirip,
yaşamına buna göre yön verebilmiş midir?
Burada niçin “men Rasûlüke” denmiyor da, “men Nebiyyüke”
deniyor?
Oysa
gerek kelime-i şehadette gerekse Kurân-ı Kerîm’de bir çok âyette
hep “Rasûle iman”dan söz edilmektedir.
Bunun iki cevabı var...
Birinci cevap şu... Risalet kemâlatı varlığın hakikatinden haber
verir... Bu da ilk sorunun cevabıyla alakalıdır.
İkinci cevap ise... İçinde bulunulan şartlarda kişiye yarar sağlayacak
şartlar nübüvvet kemalâtından gelen bilgileri değerlendirmiş olup
olmadığıdır.
Meselâ, ibadet adıyla işaret edilmiş çalışmalar hep nübüvvet
kemalâtıyla tesbit edilmiş, insanın ölüm ötesi boyuttaki ihtiyaçlarına
yönelik gerekli çalışmalardır.
Kişi
bu ibadetleri yerine getirerek, belirli enerjiler, kuvveler kazanır ve
bu kuvveler ile, içinde bulunduğu ortamın kendisine azap veya sıkıntı
verecek olan şartlarına karşı koyar.
Eğer
nübüvvet kemalâtından gelen bu bilgileri değerlendirmemişse, Bu
yolda yapılması zorunlu ibadet ve çalışmalar yapılmamışsa, bu defa o
çalışmaların getirisi olan nurdan, enerjiden, kuvvelerden mahrum
kalacağı için kâbir azabı çekmeye duçar olur!..
Kabir azabı, kişinin geçtiği boyuta dünya yaşamında hazırlanmaması,
edinmesi gereken kuvveleri edinmemesi, ruh bedenini yeterli ölçüde
kuvvetlendirmemesi dolayısıyladır fark edileceği üzere.
12 Aralık 2002
Raleigh – NC, USA
* * *
|