|
İNSAN ve DİN
-
Ahmed Hulûsi |
|
|
|
|
|
|
“Sorgulamak”
ve “Âhiret” başlıklı yazılarda anlatmak istediğim olayla ilgili
bazı sorulara bu yazıda açıklama getirmek istiyorum.
Bilindiği üzere “ölüm” olayı her “nefs”in, yani “insan
bilinci ve ruhu”nun “TADACAĞI” bir oluşum olarak
bildirilmiştir Kurân-ı Kerîm'de.
Burada önce, niye ve hangi yönü itibariyle “tatmak” kelimesi
kullanılmıştır onun üzerinde duralım.
“Tatmak”,
demek, bir şeyin tadını almak demektir ki, bu güzel, hoş, zevk veren
şeyler için kullanılan bir kelimedir. Keza Arapça’da dahi aynı anlamda
kullanılır “zâika” (tadan) kelimesi. Demek oluyor ki, “ölüm”,
kişinin bilinçli ruhunun, bildiğimiz fizik–biyolojik beden yapıdan
bağımsızlığını kazanıp yaşaması yoluyla tadılacak, zevkine varılacak bir
olaydır!.
Her
insan bir gün bir vesile ile bu olayı “tadarak” boyut
değiştirecektir!. İşte insanın bu şekilde boyut değiştirmesinin adı
Kurân ifadesiyle “ölümü tatmak”tır.
Bu
olay insana son derece zevk ve mutluluk verecek bir olaydır. Çünkü
insan, bilinçli bir şekilde beden kaydından kurtularak ruh bedeniyle
bağımsızlık kazanmaktadır. Bu süreçte, kişinin yaşamı boyunca
edindiği tüm verilerin oluşturduğu bilinç tabanı, geçtiği yeni
boyutu algılamaya başlamıştır ve bu yeni boyutun ne olduğunu anlamaya
çalışmaktadır.
İçine geçtiği bu boyut kişiye son derece ışıklı, aydınlık, âdeta göz
kamaştıran bir ortam olarak gelir.
Bu
geçiş süreci içinde ilk defa olarak o güne kadar göremediği bazı
varlıklarla karşı karşıya gelebilir ve bunlar ona bir yaratıcının
olmadığını, her şeyin kendi başına müstakil olarak varolduğunu empoze
etmeye çalışırlar; ilk defa karşı karşıya kaldığı yeni boyut şartları
içinde.
Bu
esnada kişinin dünya yaşamı içindeki “iman” değerleri çok
önemlidir. Eğer o boyuta geçen kişi, ALLAH Rasûlü’ne ve O’nun
bildirdiklerine hakkıyla inanmamışsa, geçmekte olduğu boyutun
şartları ve karşılaştığı varlıkların telkiniyle tüm “iman”
edilesi değerleri inkâr etmesi çok kolay olur. Bu durumda da
dayanacak güvenecek hiçbir manevî değeri ve dayanağı kalmaz; kendi
varlığındaki o boyut şartlarında kullanabileceği hiçbir kuvveyi harekete
geçiremez, böylece de gittiği boyutun varlıkları arasında perişan duruma
düşer.
Buna
karşın, o boyuta geçiş sırasında bu durumla karşılaşan birim eğer
ALLAH Rasülü'ne inanmışsa, o süreçte, o şartlar altında da kendi
inanç değerlerinin geçerli olduğunu; dünyada geçerli olan oluşum
kanunlarının orada da aynen geçerli olması sebebiyle ALLAH’ın
inayetiyle o sıkıntıları atlatacağını bilerek, bu saptırıcı etkilere
kapılmaz.
Ancak bu bahsettiğimiz karşılaşma olayı, ölümün kesinleşmesinden sonra
olur!. Ölümün ilk aşamasını yaşayıp bir nedenle geri dönenler ise bu
karşılaşmayı yaşamazlar. Çünkü bu olay, bedenden çıkış sonrasındaki ilk
urûcun ertesindeki birimsellikle baş başa kalış sürecinde meydana gelir.
Bu
geçiş sürecinde kendisini yakınlarının ve inandığı din büyüklerinin
karşıladığını görenler ise, gerçekte, kendi veri tabanlarının
suretleşmesiyle karşı karşıyadırlar. Aynen rüya boyutunda olduğu
üzere!.
Bilinçli insan ruhu, bedenle irtibatını tam olarak kopardığı zaman, kim
olursa olsun önce kendi bilinç ve arınmışlık mertebesine göre kendi öz
hakikatine doğru bir yükselişe geçer.
Bu
yükseliş —fiziksel mekânsal değil, özüne hakikatına doğru bilinç
boyutu itibariyle— kendindeki verilerin doğruluğu, isabeti, arınmışlığı
nispetinde olur.
Daha
sonra, ruhtaki veri tabanının zorunlu getirisi olarak —kendini tüm
yaşamı boyunca beden olarak kabullenişi ve bedene dönük yaşaması
nedeniyle— bedenine döner; kendini, varsa, duruyorsa eğer,
bedeniyle bütünleşmiş olarak bulur. Ne çare ki, bedenini artık hiçbir
şey yapamaz ve işe yarayamaz bir durumdadır.. İşte bu durum kişinin
kendini mezarında bulması olarak anlatılır. Bedeni parçalanmış, yanmış
veya bir şekilde yok olmuşlarda ise bu durum bir beden bağımlı
olmaksızın o boyutun şartları içinde kendi sorgulama mekânizmasıyla yüz
yüze gelmesine yol açar.
Sonuçta, böylece, kişide otomatik olarak sorgulama mekânizması harekete
geçer; inancına ve veri tabanına göre sorgulama melekesi,
iki sorgulama meleği Münker ve Nekir adlarıyla işaret edilen
şekilde görüntü alanına girer.
Şimdi şunu düşünelim...
Tüm
yaşamınız bedeninizin içinde yaşadığı madde şartlarına göre geçmiş...
Oysa buna karşın bir anda kendinizi bambaşka bir boyutta, o ana dek hiç
karşılaşmadığınız ortam, olaylar ve belki de varlıklar arasında
bulmuşunuz!.
Böyle bir olayla karşılaşan kişinin yaşayacağı şoku
düşünmeye ve hissetmeye çalışın!.
Kimi
dünya yaşamındayken az çok bu olaya dair aldığı bazı bilgilerle
giderken, kimi de hiç hazır olmadık bir biçimde bu olayla karşı karşıya
gelmiştir!.
İşte
bu ortam ve olaylar, insanda —bilinçli ruhta— zorunlu olarak sorgulamayı
harekete geçirir...
“Ben
neredeyim, ne olacağım, bu varlıkta gerçek tasarruf kimdedir, Tanrı var
mıdır, ALLAH var mıdır; varsa nedir, ne değildir?” gibi sayısız
sorular bir anda kendisinde açığa çıkar... Bu karşı karşıya kaldığı
sorular kendi veri tabanının sonucu olarak, kendindeki sorgulama
melekesinin sûrete bürünmesi suretiyle oluşan iki meleğin sorularıdır.
Bu
konunun devamını ise “Sorgulamak” başlıklı yazıda anlatmaya
çalıştık.
Bu
arada sorulan bir başka soru da şu...
“Ölmeden
önce ölmek” diye tanımlanan hâli yaşamış olanlar bu olayı nasıl
yaşarlar?
“Ölmeden
önce ölmek” denen hâlin üç mertebesi vardır.
a-
İlm-el yakîn;
b-
Ayn-el yakîn;
c-
Hakk-el yakîn.
Birincisi
(İLM), konuyu yakîn derecesinde müşahede ederek olaya
ikân kazanmış olmaktır. Bu yukarda bahsettiğimiz şartlara tâbidir.
Ne var ki, o olayları çok farklı tepkimelerle geçiştirir.
İkincisi
(AYN), olayı kendindeki kuvvelerle âdeta yaşamış gibi görür,
algılar, hisseder ve hazırdır o şartlara... Ama gene de aynen birincide
olduğu gibi aynı aşamalardan geçerek yaşar.
Üçüncüsü
(HAKK) ise —ki bu zevâtın sayısı fevkâlâde azdır— “Mardiyye”
mertebesindeki evliyâullahta; veya bazı ender sıra dışı inançsız
insanlarda istidraç denen bir biçimde gerçekleşir. Buna
tasavvufta “fetih” denilir. İstidraç yollu oluşan “fetih”te
yedi mertebeden yalnızca iki mertebesi mevcutur.
Bunlar, dünyada, bildiğimiz biyolojik bedenle yaşarlarken; aynı anda,
biyolojik bedenden tam bağımsızmışçasına da yaşama özelliğini
elde etmişlerdir. Bunlar bahsi geçen sorgulama olayını “fetih”
kendilerinde açığa çıktığı sırada bir şekilde geçmişlerdir ki, artık
onlar için ikinci bir defa kabîr âlemi sorgulaması söz konusu olmaz.
Nitekim, Hazreti Rasûlullah aleyhisselâmın boyut değiştirmesi sırasında
“ALLAH sana ikinci bir ölümü tattırmaz” denerek bu gerçeğe işaret
edilmiştir. Yani, sen yaşarken “fetih” yoluyla bu aşamayı
geçtiğin için, normalde herkesin yaşadığı ölümü tatma olayı
sırasında yaşanacakları yaşamazsın; anlamındadır. “FETİH”
Sûresinin başında da bu olaya işaret edilmiştir zaten. Ne var ki, olayın
bu derinliği açılmamış olanlar konuyu Mekke’nin fethiyle ilgili olarak
değerlendirmişlerdir. Bu gerçeği bilmeyenler, ikinci ölüm olayını
gelecekte ilerde bir zamanda oluşacak başka bir ölüm olayına
bağlamışlardır.
Bu
konuyu başka kitaplarımızda “fetih nedir” başlığı altında
anlatmaya çalışmıştık. İsteyenler “fetih” konusunu orada
inceleyebilirler.
ALLAH
lûtfu ile dilimiz döndüğünce bu olaya bir açıklık getirebildiysek
şükrederiz.
14 Ocak 2003
Raleigh – NC, USA
* * *
|