|
“Sünnetullah”
konusunun biraz daha iyi anlaşılması; beyinlerdeki “ulu tanrı babamız,
resulullah babamız” balonunun patlaması için, konuya bu yazıda da devam
etmek istiyorum. Zira, karşımızdaki bu muhteşem yüceliklere, mahalle aklının “anam-babam,
amcam-yengem” gibi beşerî yakıştırmalarıyla bakarsak, nelerden
perdelenmekte olduğumuzu hayâl bile edemeyiz!.
Bu
konuya ne kadar önemle yaklaşıp, ne yazarsak yazalım, insanlara, kendi
hayâl dünyalarında şekillendirdikleri “DİN” anlayışından vazgeçip,
bildirilen evrensel gerçekleri kabullenmek çok zor geliyor!.
Düşünüyorum acaba ne yapmam lazım diye... Eskinin tekrarını yazsam "bunlar
hep bildiğimiz şeyler" deniyor; yeni duyulmadık şeyleri yazsam, bu defa da
"bunları hiç duymadık daha önce, nereden çıkarıyorsun" deniyor!!!
Bilmem ki ne yapmak lazım?
Ama
bildiğim bir şey var ki, hiç farkında değiliz “Allah” ya da “Rasûlullah”
derken neden söz ettiğimizin!. Sadece lafını ediyoruz bazı kavramların;
anlamını hiç tefekkür etmeden!
“Allah”
ismi ile işaret edileni idrâk, ancak, idrak edilemeyeceğini idrâktır!.”
diyen Ebu Bekir Sıddîk..
Aynı
gerekçeden hareketle, biz de diyoruz ki:
İsmi
“Allah” olanın yeryüzündeki en büyük mucizesi olan Muhammed Mustafa
aleyhisselâmı idrak ve kapsamak, ancak, bizim bu konuda yetersizliğimizi
idrâktır!.
Çünkü, o muhteşem Zâtın getirdiklerini anlamaya ve deşifre etmeye
çalışan bizlerin, O’nun müşahede ve yaşadıklarını yaşamamız, O’nun
bir ikincisi olamayacağımıza göre, imkânsızdır!. Bu nedenle de önünde saygıyla
eğilmekten ve açıkladıklarını anlamaya çalışmaktan başka çaremiz yoktur!.
“Messenger
(elçi) - tanrının postacısı” türünden tanımlamalar, Allah
ismiyle işaret edileni ve Allah Rasûlü’nü idrakte yetersizliğini
kavrayamayanların, haddini bilmezliklerinden doğan akıl-mantık dışı
yakıştırmalardır.
Gençliğinde “Hanîf” olarak yaşarken tanrı kavramını kabul etmeyen; daha
sonra da, yalnızca ismi “ALLAH” olanı risâleti itibariyle insanlığa
anlatmaya çalışan Muhammed aleyhisselâm şu evrensel gerçekle tüm
insanlığı uyarıyordu:
“Lâ
tec`âl meâllahi ilahen âher, fetak`ude mezmumen mahzula” (İsra:22)
“Allah ile beraber
(kafanda) bir de tanrı (kavramı) oluşturma (O’nun gayrını
vehmetme)!. Yoksa, (bu şirk sebebiyle) kınanmış/aşağılanmış ve kendi
başına/yapayalnız terkedilmiş (yardımsız) olarak oturup kalırsın!”
Çünki, “tanrı” kavramı, insanın, dış dünyasına yönelip, özündeki
hakikatten mahrum kalmasını oluşturur!. Ki bunun doğal sonucu da ebeden
cehennem yaşamıdır!.
Sünnetullah gereğidir ki... Kim “KİMİ” inkâr ve reddederse, yaşamı boyunca,
“ONUN GETİRDİKLERİNDEN” de perdelenir ve bu perdelilik hâliyle de âhırete
intikâl eder!.
Bu
gerçek böylece vurgulandıktan sonra, şimdi de gelelim Rasûlullah’a tâbi olmak
konusuna...
“Sünnet-i Rasûlullah”a
tâbi olmak adına, bize, putperest Kureyş toplumunun âdet ve örfünü
uygulatmaya; bunun yanlış olduğunu söyleyince de, bizi sünnet düşmanı
göstermeye kalkışanlara gelince...
Onlar, Allah kulu ve Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın hangi özellikler
ve hangi işlevle yaratılmış olduğunu fark edemedikleri sürece, bu yaptıklarına
devam edecek ve sonunda çok büyük bir sükûtu hayâl ve hüsran yaşayacaklardır!
Rasûlullah
aleyhisselâm, insanın, varoluşundaki şerefli “hilâfet” özelliğine dönük
olarak, yaşamındaki önceliklere gerekli uyarıları yaparken; içinde bulunduğu
toplumun giyim kuşam ve davranış biçimleriyle hiç uğraşmamıştır!. Bunlar,
insana kazandırılmak istenen muhteşem “halife” olma vasfı yanında,
çerçöp bile sayılmayacak konulardır...
Özündeki Allah esmasını müşahede edip, Rabbini tanımak; Rabbani kuvvelerini
yaşama geçirmek; “Sünnetullah”ı müşahede etmek; algılayabildiği evreninde, her
an “Sünnetullah”ın nasıl açığa çıktığını seyretmek
gibi çeşitli işlevleri yaşamanın muhatabı olan insanın; hâlâ birbirinin giyim
kuşamı ya da sakalı bıyığıyla uğraşması ne kadar hazîndir!.
Ana amaç yanı sıra, hiçbir önem ve değeri olmaması dolayısıyla Rasûlullah’ın
saygı gösterdiği ve uyum gösterdiği putperest Kureyş ahalisinin örf ve
âdetlerini bize “Rasûlullah sünneti” diye kabul ettirmeye
çalışan zihniyet; kozasını delip gerçek hedefi basîretiyle göremediği
sürece; Allah Rasûlü’nün onlara yaşatmaya çalıştığı ebediyet dünyasındaki
halifelik kemâlatından mahrum kalarak ömürlerini boşa tüketeceklerdir.
Oysa
Rasûl, “Allah Rasûlü”dür ve sünneti de “sünnetullah”dır!.
Sünneti Rasûl, Sünneti Allah’tır!. Allah Rasûlü’nün bağımsız kendine özgü
sünneti olmaz!.
“O
KENDİ HEVASINDAN KONUŞMAZ!” (Necm:3)
âyetinin kapsamını çok iyi anlamak lâzım. Bu âyette “Kur’ân” lafzı
geçmiyor ve hevâ olmayan konuşması, vahiy olan âyetlerle sınırlanmıyor!.
“Siz
benden daha iyi bilirsiniz” dediği konu dahi, anlatmak istediğinin
anlaşılamaması sonucu, onları kendi hallerine bırakmak amacıyla idi. Çünkü
onlara kendi bildiklerini anlatabilmesi mümkün değildi. “Sünnetullah”ın
o konudaki bilinmeyen bir işleyiş sistemini anlatması belki yanlış
değerlendirmelere maruz kalacak, belki çok yanlış anlayışlar ortaya
çıkabilecekti. Bu olay dahi, Kureyşli’lerin amaç doğrultusunda çok önemli
olmayan konularına, yaşam biçimlerine veya anlayışlarına Rasûlullah’ın
müdahale etmediğinin açık göstergesidir.
Buna
karşılık “Sünnetullah”ta bir yeri ve değeri olduğu için, örneğin, “abdest
alırken suyu yüzünüze çarpmayın, sürün sıvazlayın” uyarısını yapmıştır
ciltteki tüm hücrelere suyun nüfuz edebilmesi için.
Allah, bizlere Rasûlü Muhammed Mustafa aleyhisselâmın hangi özellikler ve
hangi işlevle yaratılmış olduğunu fark edebilmeyi ve Allah Rasûlü’nün
sünnetinin de “Allah sünneti” olduğunu kavrayabilmeyi nasip etsin.
AHMED HULÛSİ
8 Temmuz 2005
Raleigh,
NC-USA
|